Selman-I Farisî’nin Kıssası

İbni İshak derki: Bana Âsim b. Ömer- Mahmud b. Lebîd aracılı­ğıyla İbni Abbas (r.a.)tan aktardı ki: Selman-ı Farisî bana şöyle an­lattı.

-Ben Isfahanlı bir acem olup, Cey denen bir köyden idim. Babam köyünün Mecusî din âlimi ( Dekkân) idi. Beni çok severdi. Öyle ki çocuklarından ve mâlik olduğu şeylerden beni sevdiği gibi hiç bir şeyi sevmezdi. Bu sevgisi beni bir evde Cariyenin hapsedildiği gibi hapsetmesine kadar vardı. Ben o devre Mecusîlik dini ile iştigal edip (onlarda bir nevi dini bir mevki olan) ateş bekçisi ( Katan) olup ateş yakardım.[67] Hiç bir vakit sönmesinme fırsat vermezdim. Ben bu halde işime devam ederken insanların ne ile ilgilendiğini hiç bilmez sadece kendi yaptığımı bilirdim. Bir gün babam kendine bir ev yapmaya başladı. Kendisinin bir takım işini yürüttüğü küçük bir çiftliği vardı. Beni çağırıp: “Oğulcuğum! Gördüğün gibi şu evle uğraşmak beni çift­liğimle ilgilenmeden alakoydu. Halbuki orası ne oldu mutlaka bilmem gerek. Oraya git de şöyle şöyle yapmalarını işçilere emret. Kendinide tamamen benden kaybetme.[68] Eğer sen benden başka bir şey için kendini gizleyecek olursan seni aramak beni her işimden alakoyacak” dedi. Bende çiftliğe niyetle yola koyuldum. Yolda Hırıstiyanlara ait bir kiliseye rastladım, seslerini işitip, “buda ne?” dedim. “Bunlar hı-rıstiyanlardır, namaz kılıyorlar” dediler. İçeri bakmaya girdim. Halleri hoşuma gitti. Vallahi ben onların yanında otururken güneş batmış.

Babam ise her tarafa beni aramaya adam yollamış. Nihayet orada geceleyip ertesi gün çiftliğe gitmeden doğru babama gittim. Bana “neredeydin?” dedi.

-Hınstiyanlara uğradım. Namaz ve dûâlan hoşuma gitti. Nasıl ibâdet ettiklerine bakmaya başladım, dedim. Babam, “Oğulcuğum! Senin ve atalanyın dini onlannkinden daha iyi” dedi. Bende, “Hayır! Vallahi o din onlannkinden daha iyi değil. Onlar Allah’a ibâdet eden, ona dûa edip ona namaz kılan bir toplum. Biz ise ateşe tapıp onu elimizle yakıyoruz. Bırakınca sönüyor” dedim. Babam durumumdan korkup ayağımı zincire vurup beni hapsetti. Bende bu Hırıstiyanlara haber yollayıp “sizin amel ettiğiniz bu dinin aslı nerde?” diye sor­durdum. “Samda” dediler. “Oradan yanınınza gelen olursa bana haber verin” dedim, “olur” dediler.

Nihayet onların tüccarlarından bir kaç kişi gelince bana haber verdiler. Ayağımdan demirleri çıkarıp onlara katıldım. Birlikte Şam’a geldim ve “Bu dinin en üstün adamı kimdir” dedim “kilisenin sahibi (mal sahibi anlamına değil) olan Papaz” dediler. Ona gelip, “Ben kili­sende seninle beraber olmak istiyorum. Orada Allah’a seninle beraber kulluk eder ve senden iyi şeyler öğrenirim” dedim. O da “Sen benim­le olabilirsin” dedi. Bende onunla kaldım. Bu papaz ahlaksız biriydi. İnsanlara sadaka vermeyi emredip teşvik ederdi. Onlarda sadakayı toplayıp ona getirdiklerinde onları depolayıp fakirlere vermezdi. Du­rumunu görünce ona müthiş öfkelendim. Fazla geçmeden O öldü. Onu defnetmeye geldiklerinde onlara “Bu papaz kötü huylu biriydi. İnsanlara sadaka vermeyi emrederde onu depo ederdi” dedim. “Deli­lin ne?” dediler. “Size hazinelerini çıkarabilirim” deyip altın ve gü­müş dolu yedi küp altını onlara çıkanverdim. Bunu görünce “Vallahi bu herif asla defnedilmez” dediler. Onu astılar, ve taşa tuttular. Baş ka birini getirip onun yerine geçirdiler. Hayır, Vallahi yâ İbni Abbas! Beş vakit namazını kılan kimselerden ondan daha faziletli, daha ça­lışkan, dünyaya hiç aldırmayan, gece ve gündüz durmadan didinen birini görmedim. Ondan önce hiç bir şeyi daha fazla sevdiğimi bil­miyorum. Ben onunla bu minval üzere yaşayıp gidiyorken ölümü ge­lip çattı. Ona:

“Gördüğün gibi sana da Allanın emri gelmiş durumda. Bana ne emredersin, kime gitmemi tavsiye edersin” dedim. Bana, “Ey oğul! Vallahi Musul da bulunan bir kişi dışında kimse tanımıyorum. Sen

ona git. Onuda aynen benim halim gibi bulacaksın.” dedi.

O ölünce, Musul’a geldim ve arkadaşına gittim. Onuda gayreti ve zühdünde aynen önceki gibi buldum. Ona, “Falanca beni sana va­siyet etti” dedim. Bana, “Sen burada kal ey oğul” dedi. Ölüm gelip çatana kadar aynen arkadaşının durumunda olduğu gibi yanında kaldım. Ölümü belirince, “Beni sana falanca vasiyet etmişti. Allanın emrinin sana geldiğini görüyorsun. Bana kimi tavsiye edersin?” de­dim. “Vallahi Nusaybin de bulunan biri dışında tavsiye edecek birini bilemiyorum” dedi. Ölüpte defnolunca diğerine katıldım. Onun yanın-dada diğerlerindeki hal üzere eğleştim. Nihayet önada ölüm gelip çattı. Bana Rum diyanndaki Ammûriye’den bir adamı tavsiye etti. Onun yanına geldiğimde onuda aynı hal üzere buldum. Onun yanında kaldım ve çalıştım. Hatta bir miktar koyun ve biraz sığırlarım me­ydana geldi. Sonra önada Ölüm gelip çattı. Bende onunla konuştum. Bana dediki:

Ey Oğul! Bizim yaşadığımız dini aynen yaşayan kimse kaldı mı, İşte Vallahi bunu bilemiyorum. Ama Harem’den çıkacak olan pe­ygamberin gelme zamanı yaklaştı. Onun göçeceği yer iki kara taşlık (Hârrâ-i Şarkıyye ve hârrâ-i ğarbiyye) arasında kır, hurmalık bir yer olacaktır. Onda gizlenmesi imkansız bir takım alâmetler vardır. İki omuzu arasında Peygamberlik mührü olacaktır. Hediye kabul eder ama sadakayı kabul edip yemez. Eğer sen o ülkeye ulaşma İmkanı bulursan öyle yap. Çünkü O nun zamanı sana ulaşacak.

Onuda defnettiğimizde, Arab tüccarlarından Kelb kabilesine mensub bir takım adamlar bana uğrayıncaya kadar orada eğleştim. Onlara, “Beni arab topraklarına götürün, size şu koyunlarla sığırları­mı vereyim” dedim. “Olur’ dediler. Bende onları, onlara verdim böylece kervana benide aldılar. Vâdi’l Kurâ’ya[69] getirdiklerinde bana zulmedip beni Vâdi’l Kura’da yahudi birine köle olarak sattılar. Val­lahi hurma ağaçlarını görünce o papaz arkadaşımın bana sıfatını an­lattığı yer olurmu diye ne kadar ümitlendim. Ama bu gerçekleşmedi.

Nihayet Kureyzâ oğullarından biri gelip beni satın aldı. Benimle yola çıkıp Medine’ye geldik. Vallahi orayı görür görmez sıfatından tanı­dım. Köle olarak orada sahibimin yanında kaldım.

Bu sırada Allah Mekke’de peygamberini göndermiş. Ama bana onun faliyetine dair bir şey anlatılmıyordu. Ben zaten bir köleydim. Nihayet Nebi (s.a.v.:) Küba’ya geldi. Ben sahibimin hurma bahçesinde çalışıyorum. Vallahi ben bahçede iken birden sahibimin amca oğlu gelip: “Yâ Fûlân! Allah Benî Kayle’yi[70] kahretsin.! Vallahi onlar şimdi Mekke’den gelen bir adamın etrafında toplandılar. O kendinin pey­gamber olduğunu iddia ediyor” dedi. Vallahi bu sözü duyar duymaz beni sıtma titretmesi gibi bir titreme tuttu. Hatta (o zaman ağaçta olduğum için) sahibimin üzerine düşeceğim sandım. Ağaçtan süratle inip “bu haberde ne?” dedim Sahibim elini kaldırıp bana sert bir to­kat attı, ve “Bundan sana ne hadi işine bak’” dedi. Bende :

-Yok bir şey ancak bir haber duydumda onu bilmek İstedim de­dim.

Geceyi geçirdiğimde yanımda biraz yemek vardı. Onu alıp Rasûl-lullah’a geldim. O Küba’daydı. Ona:

“Bana ulaştığına göre sen salih bir insansın. Senin beraberinde garib arkadaşların varmış. Yanımda biraz sadaka malı vardı. Bu bel­dede ona en fazla hak sahibi sizi görüyorum, onu alın ve yeyiniz1′ dedim. Rasülullah elini çekip arkadaşlarına “yeyiniz” buyurdu. (Ken­di yemedi) Kendi kendime “bu (işittiğim) Peygamberlik sıfatlarından biri” dedim. Sonra geriye döndüm.

Allah Rasülü de Medine’ye hareket etti. Biraz birşeyler biriktirip sonra ona getirdim ve “bu hediyedir’ dedim. O da bunun üzerine on­dan yedi, Ashabı da yediler. Ben kendi kendime “İşte buda ikincisi” dedim. O bir cenaze uğurluyorken yine ona geldim üzerimde iki hülle vardı. Peygamber, ashabı arasındaydı. Sırtındaki mühre bakmak için arkasına dolaştım. Benim arkasına doğru yöneldiğimi görünce bana anlatılan bir şeyi tesbit etmek istediğimi anladıda ridasını sırtından kaldırdı.  Bende iki omuzu arasındaki mühre baktım. Tıpkı arkadaş imin anlattığı gibiydi. Üzerine kapanıp öpüp ağlıyordum. Bana:

“Yâ Selmân? şöyle dön” buyurdu. Dönüp önüne oturdum, (kıssa­mı anlattım}! Rasûlullahın bunu ashabının duyması hoşuna gitmişti. Yâ İbni Abbasî Sana anlattığım gibi onlarada anlattım. Kıssamı biti­rince Rasülullah (s.a.v.) “Yâ Selmân! Sahibinle (hür­riyetin için) yazılı anlaşma yap’” buyurdu. Bende sahibimle onun adı­na yetiştirivereceğim üç yüz hurma ağacı ve kırk okka gümüş karşılı­ğında anlaşma yaptım. Sonra Rasülullah “Hurma için arkadaşımıza yardım edin” buyurdu. Bunun üzerine Rasûlullah’ın ashabı gücüne göre otuzar yirmişer ve onar hurma fidanı yardımda bulundular. Son­ra Rasülullah (s.a.v.) bana:

Yâ Selmân git ve kaz. İşini bitirince (sakın hemen dikmeye kalkma! ön­ce) bana haber ver. Ta’ki onları elimle ilk önce ben dikeyim, buyur­du.

Ben yalakları[71] kazdım. Ashab da bana yardımda bulundu. Ben böylece fidanların konabileceği bir yer kazdım. (Sonra gelip “Yâ Ra­sülullah! Biz işimizi bitirdik’1 dedim.) Efendimiz de benimle çıktı. Biz Rasulullah’a dikeceği fidanları getiriveriyorduk. O da onları eliyle di­kip toprağını düzledi. Bereketine dûâ etti. Onu gönderene yemin ol­sun ki bir tek fidan bile kurumadı.

Borç olarak üzerimde dirhemler kalmıştı. Adamın birisi maden­lerden birinde ele geçirdiği yumurta gibi bir altını Efendimize getir­miş. O da: “Farslı nerde?” diye sormuş. Yanına çağınldım. Bana “Şunu al Yâ Selmân! üzerindeki borcunu öde” buyurdu. Bende: “Benim borcumun yanında bunun ne yeri olur” dedimde, Efendimiz (s.a.v.): “Muhakkak Allah bununla se­nin borcunu ödeyecek” buyurdu. Selman’ın canı elinde bulunan Al­lah’a yemin ederimki, ben bu altından onlara kırk okka onlara tartı-verdim ve ödedim. Selmân da hür oldu.

Bu zamana kadar kölelik beni öylesine bağlamıştı ki, Bedir’de de Uhud’ta da bulunamamıştım. Sonra azad olunca Hendek harbine ka-tılabildim ve bundan sonra Efendimizle beraber katılmadığım hiç bir cihad olmadı.[72]

Metindeki geçen “Katânü’n Nâr” ateşin yanında devamlı dikilen demektir. “Yakut” kelimesi Savm, adi kelimesi gibi mastardır.

Yunus b Bükeyr ve diğerleri ise kıssayı İbni İshak’tan şöyie ri­vayet ederler:

-Bana Âsim b Ömer b. Katâde anlattı ki kendisine Ömer b. Ab­di’1 Âziz’i dinleyen biri Ömer b. Abdi’l Âziz’in şöyle dediğini söyle­miş: ”Ben şu anlatacaklarım* Selmân’in anlattığı hadisesi arasında buldum. Selman’dan şöyle dediği naklolunuyordu: “Ölüm vakti gelip çatan Ammûriye’li papaz ona: “Şam diyarındaki’iki sık ağaçlık olan yere git. Her yılın bir gecesinde bu iki ağaçlıkta bulunan bir adam bu ormandan diğer ormana gider, hasta olanlar onun yanına gider. Oda onlardan birine dûa ettimi mutlaka şifa bulur. Sen bu İbrâhimin dînini ona sor” dedi. Bende oraya gidip bir yıl kaldım. O gece olunca o ağaçlıktan çıkıp geldi. Ancak o geçip gitmek üzere çıkmıştı. Çıkın­ca da insanlar bana galip geldi. Ben insanların arasından kurtulmaya uğraşırken, O da ağaçlığa girmiş bulundu. Sadece bir omuzu kalmıştı. Omuzundan tutup: ‘Allah sana rahrnetiyle muamele etsin! Bana İbra-himin dini olan Hanifiyye den bahset” dedim.

-Sen bu günün insanının artık sormadığı birşeyi soruyorsun. Şu Beyti Haramın yanında çıkacak olan peygamberin gelmesi yakındır. O kan döken bir peygamber olarak gönderilecek (Yani harp peygam­beri olarak gelecek) dedi.

Selman bunu RasülUllah’a böylece söyleyince Efendimiz (s.a.v.) de şöyle buyurdu:

-Eğer bana doğru söylüyorsan, sen Meryem oğlu İsânın Havarisi­ni gördün ey Selman![73]

Mesieme b. Alkame el-Mâzini, Dâvûd b. Ebî Hind- Simak b. Harb isnadıyla Selâme el Iclî ‘nin şöyle dediğini anlatır:

-Çölden kız kardeşimin oğlu gelmişti. Ona Kudâme denilirdi. Ba­na “Selman-ı Farisî’ye varıp bir selam vermek istiyorum” dedi. Bera­berce ona gittik. Onu Medayin’de[74] bulduk. O zaman Selman 20.000 kişilik bir ordunun başında bulunuyordu. Onu (liften) bir yatak üze­rinde sepet yapmak için hurma dallarını yararken bulduk. Selam ver­ip dedimki:

-Yâ Ebâ Abdillah! Şu benim kız kardeşimin oğlu. Çölden geldi ve sana selam vermek istiyor. Selman da:

“Ve aleyhis-Selâm ve Rahmetullahi ve berakâtühû” dedi. £en yine;

“O seni sevdiğini iddia ediyor1′ deyince, Selman da:

“Allah’ta onu sevsin” dedi. Böylece konuşmaya başladık. Bir ara O:

-Yâ Ebâ Abdillah! Bize aslını anlatıvermezmisin? deyince Selman ia şöyle anlattı:

Eski  İran  şehri.  Şimdiki  Irak  sınırları  içinde Bağdad’in güneyinde Dicle kıyısındadır. Kadsiye harbinden sonra fethedilmiştir.

-Aslıma gelince: Ben Râmehürmüz halkındanim. Biz ateşe tapan mecûsî bir kavim idik. Cizre halkından anası bizden olan bir hın-stiyan gelip bizim diyarda konakladı, ve yanımıza bir kilisecik yaptı. Ben Farsça okuma yazması olan katiplerdendim. Benimle yazı ta’li-mine gelen bir çocuk yediği dayaktan ağlayarak derse gelmemeye başlamıştı, Onu anası ve babası döverlermiş. Bir gün ona: “Seni ağla­tan sebep ne?” dedim. O da:

-Beni Ebeveynim dövüyor, dedi.   Ben: -Seni niye dövüyorlar dedim. O:

-Ben şu kilisecikteki papaza geliyorum. Bunun farkına varınca beni dövmeye başladılar. Sende onun yanına gitseydin hayret edecek ne sözler duyacaktın, dedi.

-Bende; “Beni de beraberinde götür dedim” böylece ona geldik. Bize yaratılışın başlangıcından, Cennet ve Cehennem’den bahsedip hayret feza şeyler anlattı. Artık bende arkadaşımla ona gidip gel­meye başladım. Yazıya gittiğimiz arkadaşlardan biriside farkına varıp o da bizimle gelmeye başladı. Köy halkı bu durumu görünce O zata gelip “Ey kişi! sen bize gelip komşu olarak sığındın. Komşuluğumuz­dan ancak iyilik gördün. Görüyoruzki çocuklarımız sana gidip ge­liyorlar. Onları bizim aleyhimize ahlaklarını İfsad edeceğinden kor­kuyoruz. Çek git yanımızdan” dediler. O da “Evet” deyip gitmeyi ka­bul edip, ona ilk gelen çocuğa:

-Benimle gelirmisin dediysede o “yapamam” dedi. Ben hemen:

-Ben seninle gelirim; dedim. Yetim olup babam yoktu. Onunla birlikte gittim.

Râmehürmüz dağı yolunu tuttuk. Tevekkül ederek yolculuk ya­pıyor, meyve ağaçlarından karın doyuruyorduk. Böylece giderek Nu-saybine kadar geldik.

Yol arkadaşım bana; “Yâ Selman! İşte burada yeryüzünün en ibâdete düşkün bir topluluğu var. Ben onlarla görüşmek istiyorum” dedi. Bir pazartesi onlara geldiğimizde toplanmış bulunuyorlardı. Ar-

kadaşım onlara selam verdi. Onlarda selamı alıp onu güler yüzle karşıladılar. Ona “yokluğunu nerede geçirdin?” diye sordular. Konuş up sohbet ettik. Sonra arkadaşım bana:

-Kalk Yâ Selman gidelim! dediysede ben:

-Hayır! Beni bunlarla bırak dedim. Papaz arkadaşım baria dediki:

-Sen onların dayandığına dayanamazsın. Bunlar bir pazardan ge­lecek pazara kadar (bir hafta) oruç tutar, bunun gecelerinde de hiç uyumazlar, dedi.

Aralarında kıraî çocuklarından biride vardı. Saltanatı terk edip kendini ibadete vermiş. Geceİeyinceye kadar bende orada aralarında kaldım. Teker teker kalkıp uzlet yaptıkları mağaralarına çekildiler. Gece olunca bu kıra! çocuğu onlara: “Şu genci zayi etmeyin! Onu bi­riniz yanına alsın deyince, onlarda onu sen al” dediler. O da bana “Haydi gel, Yâ Selmân!” deyip beni mağarasına götürdü ve bana:

-Şu ekmek, suda katık; acıkınca ye, arzulu olduğunda oruç tut. Ne kadar istersen o kadar namaz kıl. yorulunca uyu! dedi. Ardından namazını kılmaya kalkıp artık benimle konuşmadı. Bu yedi gece ge­çene kadar beni bir üzüntü aldı. Hiç kimse benimle konuşmamıştı.

Pazar günü olunca bana döndü geldi. Onunla geçen pazar toplandıkları yere gittik. Orada iftar ediyorlar, birbirlerini karşılayıp selamlaşıyorlar, sonra gelecek pazara kadar bir daha görüşmüyorlar­dı. Yine yerimize döndük. Yine bana önceki söylediği gibi söyleyip gelecek pazara kadar benimle bir daha konuşmadı. İçimden buradan kaçmayı kararlaştırdım. Kendi kendime, “İki üç pazar sabredeyim” dedim. Pazar günü olup toplanınca papaz arkadaşım onlara, “Ben Beyt-i Makdise gideceğim” dedim, Onlar, “oraya gitmekle ne istiyor­sun,” dedilersede ben “henüz onu bilmiyorum.” dedim. Onlarda:

-Başına bir şey geleceğinden endişe ediyoruz, (bizden birinin se­ninle gelmesini isterdik)[75] Ama bizden başka birisi seninle gelsin, de-diler. (Ben buna sevindim) Onunla beraber yola çıktık. Papaz bir pazardan öbür pazara kadar oruç tutuyor, bütün gece namaz kılıp gün­düzün yol yürüyor, bir yere konakladık mı hemen namaza kalkıyordu. Böyle devam ederek Kudüs’e geldik. Küdüsün kapısında dilenmekte olan bir (oturak) kötürüm vardı. Ona “Bir şeyler ver bana” dedi. “Üzerimde verecek hiç bir şeyim yok” dedi. Kudüse girdik. Onu gö­rünce güler yüzle karşılayıp gelişin hayırlı olsun dediler. O da onlara “Şu benim çocuğuma iyilik edin!” dedi. Onlar da beni götürüp ekmek ve et yedirdiler. Papaz namaza başlayıp gelecek pazara kadar na­mazdan ayrılmadı. Hafta dolunca: “Yâ Selmân! Ben uymak için baş imi şöyle biraz koyacağım. Gölge şu yere gelince beni uyandır” diye tenbih etti. (Adam uyudu) Gölge dediği yere gelince çok yorulup bit­kin düştüğünden acıyıp onu kaldırmadım. Daha sonra dehşete kapıl­mış olarak uyanıp ‘”Yâ Selmân, ben sana gölge şuradan şuraya gelin­ce beni uyandıracaksın demedim mi!” dedi. Bende “Tabi söyledin, ancak sana acımam beni bundan alakoydu” dedim. Bunun üzerine o:

-Yazık sana! Ben bu ömrüm de içinde Allah’a hayırla kulluk ede­mediğim bir vaktin olmasını istemem diyerek ardından:

-İyi bilki! Bu gün en iyi din hırıstiyanlıktır, dedi. Bunun üzerine gelecek günler içinde hmstiyanlıktan daha iyi din olacakım? diye bir

soru ağzıma geliverdi. O da:

-Evet! Hediyye olarak kendine geleni kabul edip sadakayı almay­an, iki omuzu arasında peygamberlik mührü bulunan bir peygamberin gelmesi yakınlaşmıştır. Ona yetiştiğinde ona uy ve tasdik et! dedi. Bende ona:

-Ya bana hmstiyanlığı bırakmamı isterse dedim. “Evet o haktan başka birşey emretmez ve söylemez. Vallahi ben ona yetişsemde ba­na kendimi ateşe atmamı emretse tereddüt etmeden kendimi içine atardım” dedi.

Sonra Kudüs’ten çıktık. Yine o kötürüm kişi “girerken bana birş ey vermedin işte çıkıyorsun bana yardım et!” dedi. Papaz etrafına bakındı. Kimseyi göremeyince kötürüme: “Ver elini” dedi. Elinden tutup, “Allanın izni ile kalk ayağa deyince adam dosdoğru sağlam olarak kalktı ve ailesinin yanma doğru yürüdü. Ben hayretimden gö-

zümle arkasından gidişini seyrettim. Arkadaşım çabucak çıkıp yürü-dU, bende onu takip ettim. Bana Kelb kabilesinden bir gurup adam rastladı. Beni esir edip beni bir deveye yükleyip iple sıkıca bağladı­lar. Satıcılar beni elden ele değiştirdiler. Nihayet Medine’ye kadar geldim. Beni Ensar’dan birisi satın aldı ve beni kendine ait bir bah­çede çalıştırdı. İşte sepet örme işini ben orada öğrendim. Ben bir dir­heme hurma fışkınlarını alıp onu örerek iki dirheme satardım. (Bir dirhemini tekrar fışkına ayırır) diğerini nafaka yapardım. Ben kendi kazancımla geçinmeyi severdim. (Ravi derki):

-Selman o zaman (yani ravinin yanına geldiği zaman hala sepet örüyor ve) yirmi bin kişilik bir orudunun başı bulunuyordu.

Selman devamla derki: Biz Medine’de iken “bize Mekke’de kendisini Allahm gönderdiğini iddia eden bir adamın çıktığı1′ haberi ulaştı. Allahm bildiği bir sürede Öylece geçti gitti. O peygamber bi­zim yanımıza hicret etti. Kendi kendime “Onu mutlaka denemeliyim” deyip gittim ve bir dirheme kuzu eti alıp pişirdim. Bir tabak tirid yapıp omuzuma aldım ve onu peygambere getirip önüne koydum.

-Bu sadakamı, hediyemi? buyurdu. “Sadaka” dedim.

Arkadaşlarına, “bismillah deyip yeyiniz” buyurdu. Elini çekip ye­medi.

Bir kaç gün durdum. Sonra bir et alıp yine yemek yapıp getirdim. “Bu ne!” buyurdu. “Hediye” dedim. Ashabına: Bismillah çekip yeyin buyurup kendi de yedi. Dikkatle bakınca iki omuzu arasındaki güver­cin yumurtası iriliğindeki Peygamberlik mührünüde görüp müsiüman oldum ve, Ona: LİYâ Rasüİullah! Hıristiyanlar nice bir toplumdur?” diye sorunca Efendimiz:  “Onlarda hayır yoktur” buyurdu. Birkaç gün sonra yine onları sorunca Efendimiz “Ne on­lardan nede onları sevenlerde hayır var” buyurdu. Kendi kendime: “Vallahi ben onları seviyorum” dedim. Bu hadise; Süreyya yıldızının doğup kılıçların sıyrıldığı bir seriyyenin girip diğer seriyyenin sefere çıktığı kılıçların kan damladığı bir zamanda idi.

Kendi kendime: “Efendimiz -onları sevenlerde de hayır yok- de­mekle benim hâlâ onları sevdiğimi söylüyor. Birini gönderip boynumu vurdurabilir” dedim. Evde oturup çıkmadım. Bir gün Peygamberin el­çisi bana gelip: “Yâ Selman da’vete uy.” dedi. Ben: “Vallahi korktu­ğum bu idi” deyip Rasülüİlah (s.a.v.)’in huzuruna geldim. Efendimiz tebessüm ederek: Müjdele Yâ Selman! Allah senden (gammını ve kederini) giderdi, buyurup sonrada bana:

«Ondan önce kendilerine kitap verilenlerde işte ona inamyolar.” (Kasas suresi ayet 42) ayetinden başlayıp “îşte onlar sevapları iki katlanarak verilenlerdir.” (kasas 45) ayetine kadar okudu.

Dedimki: Seni hak ile gönderene yemin ederim ki (o papaz) ar­kadaşımı “Ben o peygambere yetişipte bana kendimi ateşe atmamı emretseydi. Hiç tereddüt etmeden kendimi ateşe atardım” (O gerçek­ten başka bir söz sövlemeyen sadece hakkı emreden bir peygamber­dir) derken duydum.[76]

Bu hadis münker ve garib bir hadis olup bundan önceki daha sa­hihtir. Bu haberi râvî Mesleme tek başına rivayet etmiştir. (Bu konu­da nakil yapanların anlatmadığı şeyleri söylemiştir.) Buna rağmen Mesleme b. Alkame el-Mâzinî, Müslim’in hüccet kabul ettiği bir râ-vidir. Yahya b. Maîn onu sika sayarken Ahmed b. Hanbel ise zayıf saymıştır. Bunu Buhârî’nin Şeyhi Kays b. Hafs ed-Dârâmî de ondan nakletmiştir.

Abdullah b. Abdi’l Kuddus anlatıyor: Bize Ubeyd el-Müketteb Ebû’t Tufeyl yoluyla Selman (r.a.) in şöyle dediğini haber verdi.:

-Ben Cey halkından idim. Köy halkımız benekli renkteki atlara tapan bir kavim idi. Ben onların doğru yolda olmadığını biliyordum. Bana: “Senin aradığın din batıdadır” denildi. Bende çıkıp Musul şeh­rine geldim. Orada yaşayan en hayırlı insanın nerede olduğunu sor­dum. Bana Zaviyesinde ibadet eden bir adam gösterdiler…

Abdullah b. Abdi’l Kuddus hadisi yukarda geçen kıssaya benzer şekilde devamını anlattı. Yine Taberâni’de bu hadisi aynı isnadla nakleder ve sonunda şu ilaveyi yapar:

-Ben o zaman sahibim olan yahudiye “Benim (hürriyetimi) bana sat! ” dedim. Yahudi de: “Bana yüz tane hurma dikeceksin. Onlar bi-tincede çekirdekleri ağırlığında altın getirirsin” dedi. Bende Rasülül-lah’a gelip haber verdim Efendimiz de:

“İstediği şeylere karşı kendi hürreyetini al. Banada hur­maları suladığın (kuyu) ırmaktan bir kova su getir” buyurdu. (Onu getirince) Efendimiz bana dûâ etti. Sonra hurmaları o su ile suladım. Vallahi yüz hurma dikmiştim, ki hiç biride boşa gitmeyip bittiler Ra-sülüllah (s.a.v.)e gelip “Hurmaların bittiğini haber verdim. Efendimiz bana bir altın parçası verdi. Altını götürüp terazinin bir kefesine koydum diğer tarafada çekirdekleri koydum. Vallahi altın (Kefesi) yerden kalkmadı bile. Sonra Rasülullah’a gelip durumu haber verdim­de beni âzâd ettirdi.[77]

Ali b. Asım, Hatem b. Ebi Sağira- Simâk b. Harb aracılığıyla Ze-yd b. Savhân dan naklederki: “Küfe halkından Zeyd b. Savhân’m dostu olan iki kişi varmış. Bir gün Selmân (r.a.)’in kissanını anlati-vermesi için Zeyd e gelmişler. Selman’ın İslama girişini merak etmiş ler Zeyd ile Beraber kalkıp o zaman Medayin Şehrinde emir olan Selmân (r.a.)a gelmişler. Onu bir kürsinin üstüne oturmuş hurma ağacı fışkınlarını yararken bulmuşlar. Derki: Selam verip oturduk. Zeyd ona: “Yâ Ebâ Abdillah! Şu iki kişi benim dostlarımdır. Onların bir kardeşi var. Onlar senin ilk önce İslâm’a giriş hikayeni duymak isterler” dedi. Selman(r.a.) ta anlatmaya başladı.

-Ben Râmerhürmüz şehrinden yetim bir çocuktum. Râmehürmüz muhtarının oğlu ilim öğrenmeye bir muallime gider idi. Bende onun himayesinde olmak için ona katıldım. Benim büyüğüm bir kardeşim vardı. O kendine yetecek dercede zengin ben ise fakir bir çocuktum. Meclisinden kalktımı etrafındaki muhafızları dağılırdı. Onlar dağılın­ca yüzünü örtüsüyle bürür sonra tanınmıyacak bir halde çıkardı. Ona: “Niye beni beraberinde götürmüyorsun?” dedim. “Sen daha ço­cuksun. Senden bir şeylerin açığa çıkmasından korkarım” dedi. “Korkma’1 dedim. Bunun üzerine bana:

-Şu dağdaki bir Bırtıl (Zaviye tekke)da bir kavim var. Kendileri­ne has bir ibâdetleri olup bizim ateşe taptığımız ve dinsiz olduğumu­zu iddia ediyorlar. Sana izin alırım, deyip bana izin almış. Sonra ba­na randevumu belirtip: “Şu saatte oraya git, ama seni kimse bilme­sin. Eğer babam onları bilecek olursa onları öldürür” dedi. Yanlarına çıktık.

Ravi Ali b. Asım devamla derki: Sanıyorum onların altı yada yedi kişi olduğunu söyledi. Çok ibâdet etmeleri sebebiyle sanki ruh­ları çıkmış gibiydiler. Gündüz oruçlu geceleri ibâdetti, ağaçlardan bu­labildikleri meyvelerle ve ellerine geçen şeyleri yiyorlardı. Onların yanında oturduk.

Ravi  hadisi  bütün  uzunluğuyla naklediyor.[78] Bu kısımda şunlar vardı.

-Kiral onların farkına vardı. Onlarda orayı terkettiler. Selman da onlara katılıp, Musul’a geldiler. Orada Selman gerçek kitab ehlinin hayatta kalanlarlından bir âbide rastladı. Onun İbâdetinden ve perhizinden onunla Kudüs’e kadar gidişinden, orada bir kötürüm görüp onu iyileştiğini anlattı.

-Ailesine çabucak ulaşması için kötürümü eşeğine bindirdim. Bu arada papaz arkadaşım benden uzaklaşıp gitti. Peşine düştümsede onu bulamadım. Beni, Kelb kabilesinden bir takım adamlar ele geçir­di ve sattılar. Beni Ensar’dan bir kadın satın aldı ve bahçesine bah­çıvan yaptı. Bu arada Rasûlullah (s.a.v.) Medine’ye geldi ve Ebû Be­kir beni alıp âzâd etti.[79]

Bu hadis Mesleme el Müzenî’nin hadisine benziyor. Çünkü her iki hadisin rivayeti de Simak b. Harbe dönüp geliyor. Ama bu rivayeti Simak, Zeyd b. Savhâne’den nakleder ki bu o zaman Münkatı bir sened olur.  Çünkü Simak, Zeyd’e  yetişmemişitir. Öbür Ravî Ali b. Asım’da çok yanılan zayıf biridir. Allah daha iyi bilir.

Amr el-Ankazî anlatır: Bize İsrail- Ebû İshak- Ebû Kurrâ el-Kindî aracılığıyla Selmân (r.a.)’tan şöyle dediğini anlatır.

Beraberimdeki iki çocukla gider gelirdim. Geri dönerken bu iki çocuk bir rahibin (yada keşisin) yanına girerlerdi. Bir gün bende on­larla onun yanına girdim. Rahib onlara “Ben size yanıma kimseyi sokmayı yasaklamadım mı?” diye azarladı. Ama ben gidip gelmeye devam edip onun yanında ikisinden de daha sevimli hale geldim. Ba­na: “Yâ Selmân! ben bu topraklardan çıkmak istiyorum.” dedi. “Se­ninle beraberim” diye cevap verdim. Bir köye gelince konakladı. Ona gelip giden bir kadın vardı. Ölüm gelip bu rahibe çatınca bana “Baş imin yanını kaz” dedi. Bende kazınca oradaki gömülmüş bulunan dir­hemleri çıkarttım. Bana: “bunları göksümün üzerine koy” deyip ken­dide göksüne vurmaya ve “Yazıklar olsun kendi için mal toplayanla­ra” demeye başladı. Adam öldü. Keşişler ve Ruhbanlar toplandılar Ben bu malı alıp gitmeyi içimden geçirdimsede, Allah beni korudu. Rahiblere “bu adam mal bıraktı” deyince köyün gençleri sıçrayıp “bu mal babamızındı. Babamızın cariyesi bu rahibe gelir giderdi.” dediler.

Ben papazlara: “Ey Keşiş ve Rahib topluluğu! Beraber kalabilece­ğimiz bir âlimi gösteriverin bana” dedim. Onlar da: “Biz Hımıstakin-den daha âlim bir rahib bilmiyoruz” dediler. Bende,doğru ona geldlim. Bana: “Sen sadece ilim aramaya geldin” dedi. “Evet” dedim. O da: “Bende her sene bu ay Kudüs’e gelen bir zâttan daha âlim birini bil­miyorum” dedi. Yola koyulup onun eşeğini Beyt-i makdisin kapısında duruyor buldum. Çıkıncaya kadar bekledim. Çıkınca hikayemi anlat­tım. Bana “Ben yanına gelinceye kadar sen burada otur.” deyip gitti ve gelecek yıla kadar gelmedi. Ertesi yıl gelince “Sen halâ buradamı-sın?” dedi. “Evet” dedim. O da, “Bende yeryüzünde Teymâ mıntıka­sında çıkacak olan bir zattan daha âlim birini bilmiyorum. O bir Peygamberdir. Bu vakitte Onun gelme zamanıdır. Eğer şimdi sen gi-dipte ararsan ona rastlarsın. Onda üç alâmet var.

1- Peyğamberlik mühürü,

2- Sadaka yemez,

3- Hediye edilenden yer….. Ravi hadisin gerisini yukardakiler gibi anlatıyor,…[80]

İbni Lehiy’a, Yezid b. Ebi Habib- Es-Selem b. es-Salt – Ebû’t Tufeyl isnadıyla Selman (r.a)’ın şöyle dediğini anlatır.:

-Ben İsfahan’daki Cey köyünden bir adamdım. İnsanların sözler­inden sakınan bir adama gelip “hangi din daha iyi” diye sordum. O da “Musul’daki bir rahibden başkasını bilmiyorum” dedi. Ona git­tim……

İbni Lühey’a hadisin gerisini anlatır ki orada şunîarda vardır:

“Ben Hicazlı birine geldim ve “Beni Medine’ye götür’1 dedim. “Ne verirsin!” dedi. “Ben sana köle olayım” dedim. Medine’ye geldiğimde beni hurmalığına köle işçi yaptı. Ben devenin su taşıdığı gibi su ta şıyordum. Hatta bundan dolayı göksüm ve sırtım yağır olduydu. Dili­mi anlayan birini bulamamıştım. Bir gün su çekmeye iranlı bir koca­karı geldi. Ona:

-Şu çıkacak adam (peygamber) nerede! dedim. Bana yerini gös­terdi. Bende hurma toplayıp geldim ve ona takdim ettim…… [81]

[67] Malumdur ki Mecûsiler ateşe  taparlardı. Ateşi hiç söndürmezler ve bunu ibâdetten sayarlardı.

[68] Burada “Bana vakfetme” diye (alâ) kelimesi ile yazılı isede doğrusu tbni İshaktakİ (annî) ile olduğu için ona göre terceme ettim.

[69] Vâdi’l Kura: Medine ile Şam arasında Hayber’den sonra gelen uzun vadi­ye denilir ki en çok küçük köycükler o vadide bulunur. Hicretin 7. yılında Efendimiz oralı” yahudilerle harbederek orayı fethetti.

[70] Kayle,   Ensarın Evs ve Hazrec kabilelerinin annesinin adıdır. Onun için onlara “Kayle oğullan” denirdi.

[71] Yalak fidan çukuruna denir. Su teknesinede söylenir. Mecazende birine haksız yardım edene “Yalaklanıp durma” denilir. Toroslarda ki bu ifade tam doğrusudur. Çukur umumi bir kelimedir. Yalak ise daha husussi bir ifadedir. Yalak ayrıca köpeğin yal yediği kaba, çeşmenin su teknesinede denilir.

[72] İbni îshak Siyer ve Meğazi 87. İbni Hisam 1/214-221. İbni Sa’d 4/75 Müsned 5/437. Tarihü’l Halife 90. Buharı Tarih-i Kebir 4/120. İbni Kute-ybe el- Meârif 270. İbni Ebî Hatem- Razı el- Cerh vet’ta’dil 4/296. Ebû’ş Şeyh Ahbarü Isfahan l)/48. Hatib Tarih’i Bağdad 1/163. T. Tarih’i Dımışk 6/190. El- Kâmil fittarih 3/287. Ravdu’l Unf 1/250. Zehebi Siyeri a’lamü-nübeiâ 1/505. Ebû Nuaym Hilye 1/185 Nihâyetü’l İreb 16/129. Uyiinü’l Eser 1/61. Taberânî Mu’cemü’l Kebir 6/276, h. no 6065. Mecmauz’zevâid 9/336. Beyhakî Delâil 1/89. Hakim Müştedrek 3/604.

[73] İbni  îshak  92.  fbni  Hişam   1/222.  İbni Sa’d 4/8Û  T. Tarih’i  Dımışk 6/197. Zehebî Siyeri A’lam 1/512. Beyhaki Delâil 2/99.

[74] İbni  îshak  92.  fbni  Hişam   1/222.  İbni Sa’d 4/8Û  T. Tarih’i  Dımışk 6/197. Zehebî Siyeri A’lam 1/512. Beyhaki Delâil 2/99.

[75] Parantez arası Taberânî’nin ve yine Müellifin Siyerindeki rivayetinde mevcuttur.

[76] Taberanî Mucemü’l Kebîr 6/296. Zehebî Siyeri A’lamlTn Nübelâ 1/535. Hakim buna benzer bir rivayeti naklederki müellif onu bundan sonra na­kledecektir. Haber hakkında Zehebî’nin hükmü zaten geliyor.

[77] Zehebî burada bu habere bir şey demez. Ancak Hakimin Müstedrek’teki bu rivaytine yaptığı ta’lilde (3/603) Hakimin “Sahihtir” demesine itiraz ederek. “İbni Abdii’l Kuddüs sakıt biridir” der. Siyeri A’lam’ında da bu haberi verir ve sonrada: “Bu münker ve sahih olamayan bir haberdir. Ab­dullah b. Abdü’l Kuddus metruktür. Bu hadisin bazı kısımlarında Süfyan’ı Sevri ile Şerik ona tabi olurlarsada bu zat hadisi şişirip bozmuştur.” der. Bu haberi ayrıca Taberânî Kebir’inde 6/280. Ebû Nûaym Hılye 1/190 na­klederler ki aynı isnaddır.

[78] Kıssanın Devamı: Onlar konuştular Allah’a hamd edip geçmiş peygam­berleri bahsederek İsâ (a.s)’a geldiler. Dedilerkİ: Allah İsa’yı Rasû! olarak gönderdi. Ölü diriltme; kuş yaratma, ahraz ve tat kimseleri iyileştirme gi­bi mucizeleri verdi. Bir kısmı inandı bir kısmı inkar etti. Ancak İsâ Alla-hın kııiu ve Rasülü olup kendi ile kullarını imtihan etmiştir. Bundan önce. “Ey çocuk! Senin bir Rabbin var, döneceğin bir âhiret yurdu var. Önünde varacağın Cennet ve Cehennem Var, Şu ateşe tapanlar inkâr ehli olup küfür ve delâlet içindedir, bir dinleri de yoktur” demişlerdi.

Muhtarın oğlunun dönme vakti gelince bende beraber döndüm. Sonra yine onlara gittik. Yine aynı şeyleri daha güzel anlattılar. Artık onlardan ayn-lamamaya başladım. Bana “Yâ Selmân! Sen henüz çocuksun yaptığımızı yapmaya gücün yetmez. Sen namaz kıl uyu, ye ve iç” dediler.

Nihayet muhtar, sonunda oğlunun yaptığından haberi oldu. Atına binip on­ların zaviyesine geldi ve: “Ey adamlar! Siz bana sığındınız. Bende size iyi komşuluk ettim. Benden bir kötülük görmediniz. Ama siz oğlumu hedef alıp onu İfsâd ettiniz. Ben size üçgün daha süre veriyorum. Eğer üçgün sonra elime geçerseniz tekkenizi üzerine yıkarım.” dedi. Onlar “evet” de­diler. Muhtar da çocuğunu onlara gelmekten men etti. Ben Ona “Allah’tan kork.   Seninde   bildiğin   üzere   bu   din   Allah’ın   dinidir.   Babayın   ise   dini yoktur. Başkasının dünyası için ahiretini satma” dedim. O da: “Bu iş de­diğin  gibidir.  Ben  onların  hayatı  için  onlara gelmiyorum  dedi.  Zahitlerin göç edecekleri gün yanlarına geldim. Bana, “Yâ Selmân! gördüğün gibi biz arık sakındırılıyoruz. Allah’tan kork. Bilkİ din, bizim sana tavsiye ettiği­miz  şeydir. Kimse seni dininden sapıtmasın” dediler. Bende  “Ben sizden ayrılmıyorum ki” dedim “O zaman yanına yiyecek birşeyler al. Sen bizim gibi   dayanamazsın”   dediler.   Bende   öyie  yaptım.   Kardeşime   uğrayıp   ona onlarla gideceğimi söyledim  (O gelmedi). Allah bize yol selameti verdi de Musul  şehrine geldik.  Oradak bir kiliseye  vardık.  İçeri girdiğimizde  içer-dekiler bu Zahitlerin etrafını çevirip: “Siz neredeydiniz?” dediler. Onlarda: “Allahin   adının   anılmadığı   bir yerdeydik   Orada  Ateşperestler  vardı.   Bizi kovdularda size geldik” dediler.

Ertesi gün  olunca  “Yâ Selmân! Şu dağda bir topluluk  varki  onlar gerçek din   sahibi  kişilerdir.  Onları   ziyaret   edip  görüşmek   istiyoruz.   Sen  burada kal!”   dediiersede   ben:   “Sizden   ayrılmam”   dedim.   Bende   beraberlerinde olarak yola çıktık. Bir müddet sonra bir dağın arasına vardı ki (gürül gü­rül)  bol sular ve bir sürü ekmek var. Kocaman birde kaya var. Kayanın yanında oturduk. Güneş doğunca bir takım adamlar bu dağların arasından çıktılar. Her biri teker teker yerlerinden sanki ruhları bedenlerinden ayrıl­mış gibi geliyorlardı. Hepsi çoğaldı ve gelenleri selamlayıp etrafını kuşat­tılar.  “Siz  neredeydiniz?”  diye  sordular.  Onlarda: “Biz ateşperstlerin  ülke-sindeydik” dediler.  “Bu çocukta ne” dediler. Onlarda beni Övmeye başladı­lar ve “O ülkeden arkadaş olup geldik” dediler. Vallahi onlar o haldeyken (karşıdaki)   mağaralardan   birinden   bir  adam   çıkıp   geldi   ve   selam   verdi. Etrafını çevirdiler. Yol  arkadaşlarımda, ona hürmet ettiler. Adam  “Nerede­ydiniz” deyince  durumu bildirdiler.  “Bu çocuk ne?”  dedi. Beni övdüler. O adam Allah’a hamdü sena edip peygamberleri zikretti.  îsâ  (a.s.)ın  doğu­mundan bahisle “O erkek (baba) olmadan doğmuştur. Allah onu peygamber olarak göndermiştir. Onun elinde Ölüleri diriltmiştir. O çamurdan kuş şekli yapar ve ona üfler Allah’ın izniyle çamur kuş olurdu. Allah ona İncili indirdi. Tevratı Öğretti. Onu İsrail oğullarına peyğamer olarak gönderdi.. Bir kısmı inkâr etti Bir kısmı iman etti.” deyip sözünü sürdürerek “îsa’nm getirdiğine sarılın. Ona aykırı gitmeyin yoksa oda size aykırı gider” dedi. Sonra “Şunlardan almak isteyen bir şeyler alsın” dedi. Herkes kalkıp bir yudum su, yemek ve birşeyler aldılar. Beraber geldiğim arkadaşlarım ona doğru kalkıp onu uluiadilar ve ona selam verdiler. O da onlara: “Bu dine iyi sarılın! Parçalanmaktan sakının. Bu çocuğa hayır tavsiye edin!” dedi. Banada “Ey çocuk! Benim söyleyipte senin işittiğin şu şeyler Allahın di­nidir. Bunun dışındakilerse küfürdür.” dedi. Ben Ona: “Ben senden ayrıla­cak değilim” dedim “Sen benimle olmaya dayanamazsın. Ben şu gördüğün mağaramdan sadece pazar günleri çıkarım” dedi. “Ben senden ayrılacak değilim” dedim Arkadaşları da ona Yâ Ebâ Fülân! bu henüz bir çocuktur. Telef olmasından korkulur dediler. O da bana “Sen daha iyi bilirsin” dedi. Ben “Ben senden ayrılmam” dedim. Arkadaşlarım ayrılığıma ağlaştılar.

Papaz bana, “Ey çocuk! Şu ekmeklerden gelecek pazara kadar sana yete­cek kadar al. Yetinecek kadar su al” dedi. Bende öyle yaptım. Ben onu gelecek pazara kadar rüku ve secde dışında ne uyurken ne yerken gör­düm. Sabahleyin: “Testini al ve yürü” dedi. Onun peşi sıra çıktım. O kay­anın yanına geldik. Birde baktım ki diğerieride o dağdaki mağaralarından Çıkmış onun çıkışını bekliyorlar. Hepsi yerlerine oturdular. O da önceki haftadaki sözüne döndü ve:

-Bu dine sarılıp ayrılmayın. Allahı anın. Bilinki İsâ Allah’ın kulu idi. Ona İn’amda bulundu, dedi. Diğerleri ona “Bu çocuğu nasıl buldun? dediler” O da beni övdü. Orada birsürü ekmek ve bol su vardı. Yeterince aldılar, bende öyle yaptım. Yine o dağa dağıldılar. Bizde mağaraya döndük. Al­lah’ın takdir ettiği kadar orada kaldık. Her hafta çıkardık ve etrafını çe~ vitirlerdi. Yine bir gün çıkıp Allah’a hamdedip onlara nasihat etti ve:

-Ey insanlar ben artık yaşlandım. Kemiklerim inceldi. Ecelim yaklaştı. Şu zamandan beri benim Beyti Makdiste eğleştiğim yok. Mutlaka oraya git­mem gerek. Bu çocuğa da hayır tavsiye edin. Ben onu fena görmedim, dedi.

Bunun üzerine topluluk çok üzüldü (Hiç onlar gibi üzüleni görmemiştim) Dedilerki: “Sen yaşlısın ve yalnızsın sana birşey olmasından emin olamay­ız. Biz ise yanında olmayacağız. Sana en fazla ihtiyacımız olduğu zaman olacak.” O da, “Artık bana gelmeyin” dedi Ben Ona “ben senden aynlacak değilim” dedim. O ‘Yâ Selmânî Sen durumumu ve yaşayışımı gördün. Ben gündüz oruç tutarak yürür, geceleri ibâdete kalkarım. Yanıma azık ve diğer şeyleri almaya tahammül edemem. Sen buna dayanamazsın” deyince bende “senden ayrılmam” dedim. “Sen bilirsin” dedi.

Onu ağlayarak uğurladılar, bende peşine düştüm. Allah’ı zikereder, etrafına bakınmazch. Hiç bir şeyin başında durmuyordu. Akşam olunca “Sen namaz kıl  uyu kalk ve  iç” deyip kendi namaza durdu. Bu minval  üzere Kudüs’e vardık.   Göz   ucunu   göğe   kaldırmazdı.   Mescidi  Aksanın   kapısında   oturak bir adam  vardı.   “Ey Allanın   kulu!  Vaziyetimi  görüyorsun   Bana  birşeyler ver” dediysede  önada döniip bakmadı, ve Mescide girdi. Orada namaz kı­lacak bir yer araştırdı,  sonrada “Yâ Selmân! Ben şu zamandan beri  uyu­madım. Eğer sen  gölge şuraya gelince beni uyandiracaksan uyurum. Çün­kü ben bu mescidde uyumak istiyorum. Yoksa uyumayacağım dedi. “Uyan­dırırım”  deyince  uykuya  daldı. Kendi  kendime:   “Bu adamcağız  ta  şu za­mandan beri uyumuyor. Bırakayırnda doyasıya uyusun” dedim. Ben berabe­rinde yürüyüp gelirken  bana  döner nasihat eder, benim bir Rabbim  oldu­ğunu   Önümde   cennet  ve  cehennem   olduğunu   bir  hesap   günü  geleceğini haber verir, Pazar günleri o toplumu İkaz ettiği tarzda beni uyarırdı. Hat­ta birinde:  “Yâ Selmân! Allah  (c.c.) yakında adı Ahmed olan bir peygam­ber göndercek. O Tihâme’de ortaya çıkacak” dedi.  (Bu papaz acem oldu­ğundan   “Muhammed”   adını   düzgün   söyleyemiyordu)   Onun   peygamberlik alâmeti hediye  edilen  şeyden yemesi,  sadakadan yememesi  ve  iki  omuzu arasında   peygamberlik   mührü   olmasıdır.   İşte   şu   zaman   onun   çıkması yakındır.   Bana   gelince   artık   ben  yaşlı   bir  ihtiyarım.   Sanmıyorumki   ona yetişeyim. Eğer sen  ons yetişirsen onu tasdik et ve ona uy” dedi. Bende: “Ya bana senin  şu yaşadığın  dinini bırakmayı  emrederse  demi  ona uyay­ım?” deyince, O “Evet! çünkü Rahmanın rızası onun söylediklerinde ola­caktır” dedi.

-Uyuyuşundan fazla bir vakit geçmemıştiki titreyerek Allah’ı zikerederek uyandı ve “Yâ Selmân! Gölge şu gösterdiğim yerden geçti ben hâlâ Al­lah’ı zikretmedim Sen neredeydin de nefsine bunu yükledin?” dedi. Bende “Çünkü sen ta şu zamandan beri uyumuyordun. Uykudan iyice şifanızı al­manızı istedim” dedim. O da Allah’a hamdederek kalktı. Mescitten çıktı bende peşine düştüm. Yine kapıdaki oturak dilenciye rastladı. Dilenci yine “Ey Allah kulu! girerken istedim vermedin, Çıktın istedim yine vermedin” dedi. Bunun üzerine etrafına, gören varmı, diye baktı. Dilenciye yaklakşıp “elini uzat” dedi. O da uzatınca, “Bismillah” deyip kötürümü doğrulttu. K6 türüm sanki bağından çözülmüş gibi oluverdi Hiç bir kusuru kalmamış tam sıhhatine kavuşmuştu. Yürümeye başladı. Papazda kimseye bakmadan duraklamadan kimseye aldırmadan yürümeye devam etti.

O esnada oturan dilenci bana “Ey çocuk! şu elbiselerimi bana yükleyiver-de aileme müjdelemeye gideyim” dedi. Benda onları sırtına koyuverdim. O da bana bakmadı bile, yürüdü gitti. Ben papazın arkası sıra aramaya çık­tım onu her sorduğum yerde “önün sıra gitti” dediler. Nihayet bana Kelb kabilesinden bir kervan rastadı. Onlarada sordum. Benim lehçemi işitince onlardan birisi devesini çöktürüp beni arkasına alarak kendi ülkelerine getirip beni sattılar. Ensardan bir kadın beni alıp bahçesine bahçıvan yaptı. Rasülüllah Cs.a.v.) Medine’ye gelince bana haber vermişlerdi. Bahçemin hurmalarından alarak ona getirdiğimde yanında insanlar vardı. Ebû Bekir ona insanların en yakını idi. Önüne koydum “Bu ne?” buyurunca “Sadaka” dedim. Yanındakilere “yeyin!” dedi. Kendi ise yemedi. Allahm muradı ka­dar durup sonra yine hurmalardan önceki gibi alıp ona getirdim. Yine etrafında insan dolu buldum. Hurmaları önüne koyduğumda, “Bu ne?” buyurdu “Hediyedir” dedim. Bismillah deyip hem kendisi hemde oradakiler yedi. Kendi kendime “İşte bu onun peğamberlik alâmetlerinden” dedim.

O papaz arkadaşım İranlı olduğundan iyi konuşamazdı. Tihame’yİ düzgün söyleyemez diheme derdi. (Muhammed yerinede Ahmed) ben (Üçüncü alâ­meti görmek için) arkasına dolaştım. Ne düşündüğümü sezip elbisesini açıp sarkıttı. Mührü sol omuz tarafında görüp tam anlamıyla tanıdım. Sonra dönüp Önüne oturdum ve “Eşhedü-ellâ İlahe İllallah. Sen gerçekten peygambersin” dedim. Bana sen kimsin dedi. “Köleyim” deyip hikayemi ve O papazla olan maceramı onun bana emrettiklerini anlattım. Bana “sen kime aitsin?” dedi. “Ensardan bir kadına. Beni bahçesine aldı1′ dedim. Efendimiz de “Yâ Ebâ Bekir!” deyince O “Lebbeyk” dedi. “Bunu Satın al” buyurdu. Ebâ Bekir de beni satın alıp âzâd etti. Allahm dilediği süre orada kalıp yine Efendimize gelip selam verdim ve önüne oturdum “Yâ Rasülüllah! Hıristiyan dini hakkında ne buyurursun?” dedim “Ne Kendiler­inde nede dinlerinde hayır var” buyurdu. İçime büyük bir telaş düştü. Kendi kendime “Kötürümü iyileştiren şu insanlardada dinlerindede hayır yok ha” deyip döndüm. İçimde ne hisler vardı Aİlah bilir. Bu arada Allah  (c.c.)de  peğamberine:

«Sen onlardan iman edenlere dostlukta en yakın olarak, biz Hınstîyanız diyenleri bulacaksın) işte bu onlar arasında keşiş ve ruhban bulunmasın­dan ve onların kibirli olmayışındandır.”» (Maide 82) ayetini indirmişti. Efendimiz, “bana Selmân’i getirin” buyurmuş Bana elçisi geldiğinde ben korku içindeydim. Efendimiz Bismillahirrahmânirrahim deyip bu ayeti oku­du. Sonra: “Yâ Selmân! Senin ve O arkadaşıyın yaşadığı din hiristiyanhk değildi. Onlar Mü si umanlardı,” buyurdu. Bende “Seni hakla gönderene yemin olsunki bana sana uymamı emereden o idi. Ona “Senin şu andaki dinini terketmemi emretsedemi dedim” de “Evet terket çünkü hak odur” demişti dedim.

[79] Hakim 3/599; Beyhakî Delâil 2/82-91; El Ma’rife vet Tarih 3/272. Zehebî Siyeri A’lam î/525. Hakim Hadise “bu Seiman hakkında Ali ve Sahih bir hadistir,” dersede Zehebî cevaben “Aksine zayıflığına icma yapıldı.” diyorsada Siyerinde buna hiç ilişmiyor. İbni Kesir el Bidaye 2/316′da “Bu siyakta bir çok garabet var. İbni İshak’ın siyaktnada aykırılık var. İbni İshak’ın ki ise isnadca daha güçlü Buharî’nin rivayetine daha yakındır.” der.

[80] İmam Ahmed Müsned 5/438; Taberânî Kebîr 6/317-318; İbni Sa’d 4/81-82; Ebû Nuaym Hılye 1/195; Zehebî Siyer 1/513; Heysemî Zevâid 9/336; T. Tarih-i Dımışk 6/197.

[81] Taberânî Kebir 6/683; Ebû Nuaym Hilye 3/193; İbni Asâkir T. Tarih-i Dı­mışk 7/199; Tehzîb-i Tarih-i Dımışk 6/198; Zehebî Siyer-i A’İamün Nübelâ 1/515; Ravi İbni Lühey’a hadiste imam iken yaşlanıp kitapları gidince zayıf sayılmıştır. Ancak Zehebî bu rivayete il isme m iştir. Çünkü bilgiler pek değişik değildir.

      İmam Zehebi, Tarihu’l-İslam, Cantaş Yayınları: 1/162-182

About these ads

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: