Hind B. Ebî Hâle Hadisi [108]

Süfyan b. Vekf b. el Cerrah anlatıyor: Bize imla yoluyla Cümey’a b. Ömer el Iclî. Benî Temîm kabilesind en. Hz. Hatice’nin eski kocası Ebû Kale evlatlarından olup Ebû Abdullah lakabh birinden o da Ebû Hâlenin oğlundan biri aracılığıyla Hasen b. Ali’den (r.a.) şöyle dediğini nakletti: Dayım Hinde b. Ebî Hâle’ye Peygamber in (s.a.v) hilyesi hakkında sordum. Bu zat çok iyi bir tarifçi idi. Ben de onun bana bu konuda bir şey anlatıp, onu boynuma takmaya pek meraklıydım. Şöyle dedi:


-Rasûlüllah (s.a.v) muazzam güzellikte olup: yüzü ay gibi parıldardı. Orta boydan uzunca, uzun boya göre hafif kısaca, irice başlı, dalgalı saçlı idi. Saçı tarandığı zaman belik yerinden ikiye ayrılırdı. Yoksa saçı, normalde saçını uzattığında bile kulak yumşağını geçmezdi. Parlak renkli, geniş alınlı uzun kaşlı idi. Kaşları gür birbirine yakın ama çatık kaşlı değildi. İki kaşı arasında, öfkenin terlettiği bir damar vardı. Burnunun ortası hafifçe yüksekti. Kendisini bürüyen bir nuru vardı ki. iyice düşünmeyen kimse, bunu burnu yüksekçe sanırdı. Sık sakallı, düz yanaklı, irice ağızlı, beyaz ve araları hafif seyrekçe dişli idi. Göksünden aşağı inen tüyleri ince uzundu. Onun gerdanı sanki gümüş parlaklığında bir boğaz resmi idi. Düzgün endamlı, hafifçe iri bedenli sıkı etli idi.
Göksu ve karnı aynı seviyedeyd i. Geniş göğüslü, omuz araları enliydi. Kemikleri iri. vücudu tüysüz ve parlaktı. Ger-danıyla göbeği arası ip gibi uzayan bir tüyle ulah idi. Çıplak göğüslü ve karınlıydı. Vücudunun diğer yerleri de tüysüzdü. Kolları, omuzları ve göğüs üstleri hafif tüylü idi. Bilek kemikleri uzun, avuç içi geniş elleri iri, ayakları büyükçe idi. Parmakları uzundu. Ayak ortası hafifçe çukurdu. Ayaklarının yüzü düzgün olup üzerinden su kayar giderdi. Gidince a-yaklarmı kaldırarak gider ve öne doğru meyilli olarak uzun adımlı ve kibirsizce yürürdü. Buna rağmen seri yürüyüşlü-ydü. Yürüyünce iniş aşağı gider gibi akar giderdi. Bir yere bakınca iki omuzunu çevirerek bakardı. Gözleri yerde olurdu. Gökyüzüne baktığından daha fazla yere bakardı. Onun ekseri bakışı bir mülahaza olurdu. Ashab’ıyla yürüyünce onları sürerdi yani onların ardından yürürdü. Rastladığı kişiye ilk selamı o verirdi.
Hasan (r.a.) der ki: Ben Hind’e “Efendimizi n konuşmasını da tarif et.” deyince şöyle dedi:
«Rasûlüllah (s.a.v) devamlı hüzün içinde, daima tefekkür halinde bulunup hiç istirahatı yoktu. Uzun müddet sükût eder, ihtiyaç dışında konuşmazdı. Söze avurtları ile başlar, (dudak ucuyla söyleyivermezdi) yine avurdu ile son verirdi. O “Cevamiül Kelim” denen kısa özlü ama anlamca çok geniş ifade kullanırdı. Onun sözleri tam bir fasl teşkil eder, ne lüzumsuz ne de lüzumundan az olurdu. O gayet yumuşak ve nazik olup ne kibirli ne de ezik tabiatlı idi. Az olsa bile kendine takdim edilen nfmeti tanzim eder. hiç bir nfmeti hakir saymazdı. Şu kadar var ki, hiçbir yemeği övmediği gibi hiçbirini de yermezdi. Dünya onu asla kızdırmazdı. Zaten ona önem
vermezdi. Sıra hakka tecavüze gelince, artık Efendimizi kimse tanıyamaz hale gelirdi. Hakkı üstün getirene kadar, hiçbir şey onu öfkesinden geçiremezdi. Kendi nefsi için asla kızmaz ve nefsi için galib gelmek istemezdi. Bir yere işaret edince (parmakla değil), elinin tamamıyla işaret ederdi. Bir şeye hayret edince elinin tersini çevirirdi. Konuştuğunda ellerini bitiştirir, sağ elinin içini sol elinin dışına vururdu. Öfkelenince yüz çevirip, kızdığının yanından uzaklaşırdı. Sevinince göz kirpikleri ni yumardı. Genellikle gülmesi tebessüm şeklinde olur, gülümseyince dişleri dolu danesi gibi parıldardı.»
Hz. Hasan (r.a.) der ki: Ben bu haberi uzun zaman (karde şim) Hüseyin’den sakladım. Daha sonra ona naklettiğimde ne göreyim, meğer bu konuda o benden Önce davranıp Hind b. Ebî Hâle’ye gitmiş, ona benim sorduğum gibi sormuş. Üstelik o, Nebi’nin (s.a.v) girişi, çıkışı ve şekli hakkında babasına (Hz. Ali’ye) de soru yöneltip, bu konuda sormadık hiçbir şey bırakmamış. Hüseyin şöyle anlattı:
Ben babama Rasûlü Ekrem’in evine girişi hakkında sorunca bana şöyle cevap verdi:
Nebi (s.a.v) Efendimizi n evine girişi bu konuda kendisine verilmiş bir izinle olurdu. Evine gelince içeri girişini üçe ayırır; bir parçası Allah için, bir parçası ailesi için, son parçası da kendi için olurdu. Sonra bu kendine ait girişi kendi ile insanlar arasına pay ederdi. Böylece buna has olanı umuma da şamil kılıp onlardan hiçbir şeyi esirgemezd i.
Efendimizi n ümmete ait olan bu kısımda faziletli kimseleri kendi izniyle tercih etmesi ve bu parçayı onların dindeki üstünlük durumuna göre taksim etmesi kendi siyretinin gereği idi. Bunlardan kimi bir ihtiyaçlı, kimi iki, kimileri de çok ihtiyaçlı idi. Efendimiz onlarla bizzat meşgul olur, onlara yarayacak şeylerde ve onlara layık olanı haber vermede onları meşgul edip ümmetin bunlar için kendisinde n bir şey istemesine fırsat vermezdi. Efendimiz:
«Burada bulunan, gelemeyene bildirsin. Bana ihtiyacını ulaştıramayanm ihtiyacını tebliğ edin. Zira bir sultana derdini ulaştiramayan kimsenin derdini ulaştırıp, duyuran kimsenin Allah kıyamet günü ayağını kaydırmaz.» Onun yanında bundan başkası kabul edilmez, o da kimseden bunun dışında bir şeyi kabul etmezdi. İhtiyaç için yanma çekinmeden girerlerdi . Onun yanından ancak tadacak (her hayrı) alarak geri ayrılırlar ve hayır gösteren delilleri alarak çıkarlardı.
Hüseyin derki: Ben babama Efendimizi n çıkışında nasıl davrandığını sordum da şöyle anlattı:
“Efendimiz ‘lendini alakadar etmedikçe dilini hapsederdi . İnsanların gönlünü alıştırır, onlara nefret vermezdi. Her toplumun kerim insanına ikram eder ve onlara böyle birini vali yapardı. (Kimseden güleryüzünü ve seciyesini gizlemeden ) insanlarda n sakınır, kendi de onlardan korunurdu. As-hab’mm halini araştırır, insanlara halkın durumunu sorardı. Güzel şeyleri beğenip onu güçlendirir, çirkini ayıplar ve onu zayıflatırdı. İşi daima düzgün olup çelişkili olmazdı. Gafil olma korkusuyla gaflette bulunmaz, ya da bıktırıriKL^or-kusuyla daima uyanık davranırdı. Her türlü durum için daima yanında hazırlığı olurdu. Hakta asla kusur etmez ama hakkı da aşmazdı. İnsanlardan kendisini onların hayırlıları takib ederdi. Efendimiz katında insanların en üstünü «Herkese nasihat edeni îdi. Ona göre en muazzam insan, insanların eşit bölüşeni» idi.”
Hüseyin (r.a.) der ki: Babama Efendimizi n oturuşu nasıl yaptığını sordum da şöyle dedi:
-Efendimiz bir meclisten kalkarken de, otururken de, mutlaka zikirle oturur zikirle kalkardı. Belirli bir yerde o-turmayı orayı belli bir yer yapmayı istemez ve belli yerler edinmeyi men ederdi. Bir topluma gelince, meclisin bittiği yerde oturur ve böyle yapılmasını emrederdi. [109] Mecliste oturan herkese nasibini verirdi. Onunla bir mecliste oturan kimsenin aklına “Ondan daha fazla kendine ikramda bulunan bir kimse olacağı” gelmezdi. Onunla bir ihtiyaç gidermek için mukavemete veya sabır yarışma giren kaybederek döner giderdi. Bir ihtiyaç isteyeni mutlaka istediği şeyi vererek geri çevirirdi. Yoksa güzel sözle onun gönlünü alırdı.
Onun cömertliği ve güzel huyu insanlara yetti de, o onların babası oldu. Onun katında hak meselede onlar eşit idi. Onun meclisi hilm, haya, sabır ve emanet meclisi idi. Orada karışık sesler yükselmez. Kendi hakkında hiçbir çirkin şey söylenmez. Onun hiçbir zelle yaparak sözü yoyduğu [110] görülmemiştir. Ashab onun yanında hep birbirine denk olmuşlar sadece takvada yarışıyorlar. Onlar mütevazi olup onda büyükleri ululamayı küçüklere merhamet etmeyi, ihtiyaçhyı kendi nefislerin e tercih etmeyi ve garib kimseyi muhafaza etmeyi ondan Öğrendiler.
Tirmizî bu haberin ekserisini parça parça «Şemail» adlı kitabında rivayet etmiştir. [111]
Zekeriyya b. Yahya es Siczî ve diğerleri bunu Süfyan b. Vekîden rivayet etmişlerdir.
İshak b. Râheveyh ile Ali b. Muhammed b. Ebi’l Hasîb de Amr b. Muhammed el Ankazî’den bize Cümey’a b. Ömer el Ic-lî. Yezîd b. Ömer et Temîmî denen Ebû Hâle evlatlarından biri aracılığıyla babası Ebû Hâle.yoluyla Hz. Hasan b. Alî’den rivayet etmiştir.
İşte bu rivayette şu ilave vardır: Babama Efendimiz’in oturuşundaki siretini sordum da şöyle söyledi:
-Rasûlü Ekrem daima güler yüzlü ve yumşak huylu olup ne sert ne de kaba idi. Sokaklarda çığırtkanlık yapmayan, (fahhaş) olmayan, kınama huyu bulunmayan , mizahçılık etmeyen bir fıtratta olup; iştahı çekmediği şeyleri görmezden gelen ondan büsbütün ümidini kesmeyen, ama onu sevdirmeyi de arzulamaya n biriydi.
Üç şeyden kendini alakoymuştu;
1- Gösteriş yapmadan,
2- Aşırılıktan
3- Kendini alakadar etmeyen şeyden.
Şu üç hususta insanlara ilişmezdi.
1- Kimseyi ne kınar ne ayıplardı.
2- Kimsenin avret mahalline bakmazdı.
3- Sevabıni ümit ettiği şeyler dışında konuşmazdı.
O konuştuğu zaman etrafında oturup onu dinleyenle r sanki başları üzerinde kuş konulu imiş gibi (kuş uçar korkusuyla ) susup dinlerler, ancak o sustuğunda konuşurlardı.
Efendimiz arkadaşlarının güldüğü şeye katılarak gülümser, onların taaccüp ettiği şeylere o da taaccüp ederdi.
Yabancı birinin konuşma üslubundaki soru soruşundaki kabalığa kızmayıp tahammül gösterirdi. Öyleki arkadaşları onları kendi tarafına sevketmek istese ve:
«Muhtaç birini ihtiyacını isterken görürseniz onun ihtiyacını gidererek rahatlatın.» buyururdu.
Yapılan iyilikten fazla olan Övülmeyi kabul etmez, birinin sözünü “Sus!” diyerek ya da kalkıp giderek kesmezdi.
Ben babama: -Peki Peyğamber’in susuşu nasıldı? dedim. Dedi ki: «Onun susması şu dört şey üzere olurdu:
1- Hilim üzere;
2- Sakınma susuşu,
3- Bir işin akıbetini düşünme susuşu,
4- Tefekkür için susması.
Tedebbür (akıbeti düşünme) susması demek; Ashab’ı arasındaki görüşlerin ve söylenenlerin, bir noktada toplanması için susup dinlemesid ir. Tefekkür susuşu ise; ömürden geçen ve gelecek günler hususundak i düşüncelere dalmasıdır.
Peyğamber’in (s.a.v) şahsında “Hilim” ve “Sabır” sıfatları toplanmış idi. Onu hiçbir şey öfkelendiremez, hiçbir şey onun metanetini bozamazdı.
Şu dört şeyde Hazer onda toplanmış idi:
1- Uyulsun diye hayrı almasında,
2- Yasaklansm diye çirkini terk etmesinde.
3- Ümmetinin yararına olan şeylerde re’ye başvurup onların işini gidermesi.
4- Dünya ve ahiret işlerini ümmetine birleştirerek ifa etmesinde. [112]
Bu hadisi Ya’kub el Fesevî, Tarihinde Ebû Gassân en Nehdî ve Saîd b. Hammâd el Ensarî el Mısrî ikilisinin Cü-
mey’a b. Ömer. (Mekke’de bulunan bir adam); İbni Ebî Hâle isnadıyla yaptıkları nakli bütün uzunluğu ile anlatır. [113]
Taberânî de bu haberi Ali b. Abdil Aziz. Ebû Gassân en Nehdî, Ebu’l Hüdâ îsa b. Yahya es Sebtî, Abdürrahîm b. Yûsuf ed Dımışkî, Hafız Ahmed b. Muhammed b. Ahmed, Ebû Sa’d el Hüseyn b. el Hüseyin el Fânızî ile Ebû Müslim Abdürrahman b. Ömer es Semnânî ve Ebû Sa’d Muhammed b. Abdil Melik el Esedî üçlüsü, Ebû Ali el Hasen b. Ahmed b. İbrahim et Tacir. Ebû Muhammed el Hasen b. Muhammed b. Yahya b. el Hasen b. Ca’fer b. Ubeydillah b. el Hüseyn b. Ali b. el Huseyn b. Ali b. Ebî Talib el Alevî (ki İbni Ebî Tahir diye tanınırdı), İsmail b. Muhammed b. İshak b.’ Ca’fer b. Muhammed b. Ali, Ali b. Ca” fer b. Muhammed b. Ali, kardeşi Mûsâ, Ca’fer b. Muhammed, babası Muhammed, Ali b. el Huseyn isnadıyla şöyle nakleder: Hasen b. Ali (r.a.) dedi ki:
-Dayım Hind b. Ebî Hâle’ye Rasûlüîlah (s.a.v) in Hiiyei Saadetleri hususunu sormuştum. Dayım bir şeyi tanıtma üstadı idi. Ben ümit ediyordum bana bu konuda bir şeyler tarif etsinde bunu yazıp boynuma (muska gibi) takayım. Dayım dedi ki:
«Rasûlüîlah (s.a.v) muazzam güzellikte olup,….
Ravî hadisin devamını tıpkı Cümey’a b. Ömer rivayetind e olduğu gibi sonuna kadar anlattı. Ancak bazı lafızları değişiklik yaparak mesela «Arîdüs Sadr» yerine aynı anlamda «Fesîhüs Sadr», «Rahb el Rahatı» yerine «Rahb el Cebheti», «Yebduru men lekıye hû bisselami» deki “yebduru” yerine «Yebde’ü», «Es Sekti» yerine «Tavîlüs Sükuti», «La yezümmü zevakan vela yemdehuhû» yerine «Lem yekûn zevakan vela müdhaten» ve bunlar dışında yine aynı anlama gelen bazı kelimeleri değişik olarak rivayet etti. [114]

[108] Hind b. Ebî Hâle Peygamber (s.a.v)in oğulluğu olup Hz. Hatice validemizi n oğludur. Babası Nebbaş b. Zürâra du: Btı Hind Cemel harbinde Hz. Ali tarafında çarpışırken şehid oldu.
[109] Peygamberi mizin bu hadisi şudur:
«Bir kimse bir başkasını (bir rivayette kardeşini) oturduğu meclisinde n kaldırmasın!» Bak. İmam Abmed Müsned 2/149b 5/48; Tirmizî 2749, 2750; Ab-dürrezzak Musannef 5592; İbni Huzeyme Sahih 1820; Hakim Müstedrek 1/293.
[110] Yoymak,   Toros   türkçesinİn   canlı   bir   kelimesi   olup   “ifade   edememek, yaparken bozmak” demektir.
[111] Tirmizî Şemaü s.113; İbni Sa’d Tabakat 1/422; Beyhakî Delâil 1/287 Ahlakunneb î s.91.
[112] Laiklikle İslam’m bağdaşıp bağdaşamayacağını bu kelimeye iyi bakarak anlayın. Beyhakî Delâil 1/288. 292; İbni Sa’d Tabakat 1/422; Tirmizî Şemail 1/26;  Ebû Nüaym  Delaiî  551;  İbni Asakir M.  Taribi Dımışk  1/329; Uyunul Eser 2/405.
[113] Fesevî el MaVife ve Tarih 3/284. 287; Taberânî Kebir 22/15^; Ebû Nüaym Delâü 516-551; Tirmizî Şemail 335; Hakim 3/640; İbni Sa’d 1/422; Beyhakî Delâil 1/161; Taberânî Er Tıvâl s.29; İbni Kuteybe Garîbül Hadis 1/488.
[114] Taberânî Kebir Cüd 22, sayfa 155 hadis no412.
İmam Zehebi, Tarihü’l-İslam,2/170-181

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: