Efendimizin (s.a.v)doğmadan önce şam’da resimleri

Çok zayıf bir ravi olan Abdullah b. Şebîb er Rabaî anla­tıyor :

-Bize Muhammed b. Ömer b. Saîd b. Muhammed b. Cübeyr b. Mut*im, “Bana halam Ümmü Osman, babası Saîd’in. kendi babası Muhammed’den babası Cübeyr b. Mut’ım (r.a.)’ı şöyle derken işittiğini haber verdi:

-Allah, Peygamber i Muhammed (a.s.)’ı gönderip de, dini Mekke’de yayıldığında ben Şam diyarına gitmiştim. Busra şehrine geldiğimiz zaman Hıristiyan’lardan bir grup bana ge­lerek: “Sen Harem’den misin?” dediler. “Evet” dedim. “Sizin aranızda şu peygamber lik iddia eden şahsı tanıyor musun?” dediler. “Evet” dedim. O zaman beni içi resim dolu, onlara ait bir küçük kiliseye soktular ve “bak bakalım, burada onun resmini görebilecek misin?” dediler.

Resimlere baktım ama onun resmini göremedim. “Ben burada onun resmini göreme­dim.” dedim. Bu defa beni bundan daha büyük bir kiliseye soktular. Etrafa bakındım, bir de ne göreyim. Rasûlüllah’ın (s.a.v) sıfatı ve resmi ile Ebû Bekr’in sıfatı ve resmi durmuyor mu. Ebû Bekir, Rasûlüllah’ın ökçesine yapışmış gibi bir re­sim. Bana “Sen onun sıfatını görebiliyor musun.?” dediler. “Evet” dedim. “Bu o mu?” dediler. “Allah şahit evet. Bunun o olduğuna şahit olurum.” dedim. “Peki bu ökçesine yapışanın kim olduğunu da biliyor musun?” dediler. “Evet.” dedim. Bu sefer onlar “Biz de bu zatın sizin adamınız olan o zat olduğu­na berikinin de ondan sonra gelecek halife olduğuna şahit oluruz.” dediler.[1]

Bu haberi Buharı, Tarih-i Kebîr’inde «nereli ve kim oldu­ğu bilinmeye n Muhammed, Muhammed b. Ömer b. Saîd isna-dıyla buradakin den daha kısa olarak nakleder.[2]

İbrahim b. el Heysem el Beledî, Abdül Aziz b. Müslim b. İdrîs, Abdullah b. İdrîs, Şürahbîl b. Müslim, Ebû Ümâme el Bâhili (r.a.), Hişam b. Âs el Emevî (r.a.) isnadiyla Hişam’m şöyle dediğini anlatır:

-Kendisini İslam’a davet etmek üzere ben ve Kureyş’ten bir arkadaşım Rum Kayseri Hiraklius’a gönderilmiştik. Yola çıkıp Şam mmtıkasındaki Govta şehrine kadar gelip Cebele b. el Eyhem el Gassânî’ye konuk olduk. Yanına girdiğimizde Ce­bele tahtında oturuyord u. O bize derdimizi anlatmamız için bir elçi gönderdi. Biz elçiye: “Vallahi biz elçiyle konuşmayız. Zira biz krala gönderildik. Eğer kendisiyl e konuşmaya izin verirse  ona  konuşuruz, yoksa  elçiye  söyleyecek  sözümüz yok” dedik. Elçi de geriye dönüp, Cebele’ye vardı ve durumu anlattı. Böylece Cebele bize izin verdi ve “Konuşun bakalım!” detii. Hişâm b. Âs da ona söyleyeceklerini söyleyip onu İslam dinine daVet etti. Üzerinde siyah bir elbise vardı. Hişam ona: “Şu üzerindeki ne?” diye sordu. O da: Ben bunu giyip sonra da “Sizi Şam diyarından sürmedikçe üzerimden bunu çıkar­mayacağım” diye yemin ettim, dedi. Biz de ona; “Fe vallahi! Şu senin oturduğun makam var ya, onu senden alacağımız gi­bi en büyük kralınız Hiraklius’un mülkünü de alacağız inşal­lah! Bunu bize Peygamber imiz haber verdi.” dedik. Bunun üzerine Cebele: “O dediğini yapacak olan sizler değilsiniz. Onlar gündüzü oruçla geçirip gece olunca iftar eden bir ka­vim olacak. Sizin oruç tutuşunuz nasıl?” dedi. Biz de oruç şeklimizi kendisine anlattık. Yüzü kapkara kesildi ve bize “Haydi kalkın!” diyerek, bizimle birlikte imparator’a bir elçi gönderdi. Yola koyulup varacağımız şehre yakın bir yere ge­lince beraberim izdeki elçi bize: “Şu bindiğiniz hayvanlarınız imparator un şehrine giremez. Dilerseni z sizi katır veya yük beygirine bindireli m.” diye teklif etti. Biz de: “Vallahi biz bu şehre ancak bunun üzerinde gireceğiz.” dedik. Onlar da kra­la bizim teklifler ini reddettiğimizi bildirdil er. Böylece kılıç­larımızı kuşanmış bir halde hayvanlarımızın üzerinde şehre girip imparator a ait bir odaya kadar varıp develerim izi onun duvarının dibine ıhtırdık (çöktürdük). O da bize bakıyordu. Biz “La ilahe illallah vallahu Ekber” diye nida attık. Allah bi­liyor ya, bina öyle bir sarsıldı ki, adeta rüzgarın salladığı hurma salkımı gibi oldu. O bize birini yollayıp, “Bize kendi dininizi açıklamaya hakkımız olmadığını” tembihled i ve hu­zuruna girmemiz için mübaşiri geldi. Biz huzuruna geldiği­mizde o kendi tahtı üzerinde oturmuş, etrafında Rum Patrik­leri vardı. Meclisind eki her şey kırmızıydı. Etrafındakiler de öyle. Üzerinde de kırmızı bir elbise vardı. Kendisine yaklaştı­ğımızda güldü ve: “Beni kendi aranızda birbirini zi selamladı­ğınız selam ile selamlasa ydmız size ne zararı olurdu?” dedi. Baktık ki, yanında çok fasih Arapça bilen ve çok konuşan bir adam var. Onu “Bizim kendi aramızdaki selamımızı size ver­memiz helal olmaz.” dedik. “Aranızdaki selamınız nasıldır?” dedi. Biz de “aynen bu kelimlerl e” dedik. “Ya o sizin selamını­zı nasıl alır?” diye sordu. “Aynen bu kelam ile alır.” dedik. Bu­nun üzerine:

-Peki sizin dininizin en büyük kelimesi (cümlesi) nedir?” dedi. Biz de:

-“La ilahe illallahü vallahü ekber,” dir. dedik. Biz böyle deyince vallahi o esnada oda yeniden sallandı. Hatta kral başını kaldırıp tavana baktı ve:

-Şu söylediğinizde oda sallanan kelimeyi kendi evleriniz­de de söyleyince sizin evleriniz de de sarsılma oluyur mu?” dedi. Biz de:

-Hayır! Biz bunu sadece senin yanında yaptığını gördük, dedik. O da:

-Bu kelimeyi söylediğinizde etrafınızdaki her şeyin sar­sılmasını ne kadar isterdim. Hatta öyle olsaydı, mülkümün yarısından da çıkardım, dedi. Biz “neye?” deyince:

-Zira öyle olsaydı, anlaşılması kolaydı, böylece bu işin bir peygamber lik olmaması, insanların hilelerin den bir tuzak ol­ması daha uygun olurdu, dedi.

Sonra bize Nebî (s.a.v)’in ne istediğini sordu, biz de an­lattık. Sonra da; “Orucu nasıl tutar, namazı nasıl kılarsınız.” dedi. bizde kalktık. Bize çok güzel bir ev ve çok yemek veril­mesini emretti. Orada üç gün eğleştik. Geceleyin bize haber yolladı. Yanma girdik. Önceki sözlerimizi bir daha tekrarla­mamızı istedi, biz de tekrar ettik. Sonra dev gibi sandık biçi­minde bir şeyi getirmele rini istedi. O geldi dışı gayet süslü idi. İçinde küçücük evler ve üzerinde kapıları vardı. Onlar­dan bir evin kapısını ve kilidini açıp siyah renkli bir ipekli bohça çıkarıp açtı. İçinde kızıl renkli bir resim vardı. Baktık ki, iri gözlü, iri baldırlı bir adam. Boynu öyle uzun ki, onun gi­bisi hiç kimsede görülmüş değil. Sakalı da yok. Saçlarında iki beliği var. Allah yaratıklarının en güzeli. Bize: “Bunu biliyor musunuz?” dedi. “Hayır” dedik. “İşte bu Âdem (a.s.) dır.” dedi. Baktık ki. insanların saçı en gür olanı o idi.

Sonra bir kapı daha açıp ondan da siyah ipek bir bohça çı­kararak açtı. Baktık ki, onda da beyaz bir resim var. Resim­deki zatın saçları kedi tüyü gibi idi. Gözleri kırmızı, başı büyük, sakalıysa güzel idi. Bize, “bu zatı tanıyor musunuz?” dedi. “Hayır” deyince, “İşte bu Nûh (a.s.)’dır.” dedi.

Bir kapı daha açtı. Ondan da siyah bir ipek bohça çıkardı. Açtı ki, orada bembeyaz bir adam resmi var. Güzel yüzlü, açık ve geniş alınlı, uzunca yanaklı, beyaz sakallı, sanki gülümser gibi biri. “Bunu biliyor musunuz?” dedi. “Hayır” de­dik. “İşte bu İbrahim (a.s.)dır” dedi.

Derken bir kapı daha açarak oradan da beyaz ipekli bir bohçayı çıkarıp açtı. Bakınca bembeyaz bir resim. Bir de ne görelim. Vallahi o Rasûlüllah (s.a.v)’in resmiydi. Bize “Bunu tanıyor musunuz?” diye sorunca, “Evet. bu Allah (c.c.)’ün ra-sûlü Muhammed’dir.” deyip ağladık. Allah bilir ya, biz böyle deyince o yerinden kalkıp dimdik dikildi, sonra tekrar otu­rup “Allah’a yemin eder misiniz, bu o mu?” dedi. “Evet. ke­sinlikle bu o dur. Sanki biz kendisine bakıyor gibi oluyoruz” dedik. O da bir müddet bu resme bakarak Öylece hareketsi z kaldı ve “Esasen bu en sondaki evde idi. Ama ben sizin bunu görünce ne yapacağınızı merak ettiğimden acele edip önce çı­kardım.” dedi.

Sonra bir kapı daha açıp oradan siyah bir ipekli çıkarıp açtı. Esmer benizli bir resim vardı. Saçları kıvırcık, gözleri çukur, bakışları keskin, sert yüzlü, sık dişli, çekik dudaklı sanki öfkeli gibi biriydi. “Bunu tanıyor musunuz?” deyince. “Hayır!” dedik. O da “İşte bu Mûsâ (a.s.) dır” dedi. Yanı başın­da ona benzer bir resim daha vardı. Ancak, başının saçı yağlı gibi. gözleri şaşıya yakın, geniş alınlı idi. “Ya bunu tanıyor musunuz?” dedi. “Hayır.” dedik. “Bu İmrân oğlu Harun (a.s.) dır.” dedi.

Sonra bir kapı daha açarak beyaz bir ipekli çıkardı. İçin­de esmer, düz saçlı, orta boylu öfkelenmiş gibi duran bir adam daha vardı. “Bunu tanıyor musunuz?” dedi. “Hayır” de­dik. “Bu Lût (a.s.) dır.” dedi.

Sonra bir kapı daha açıp beyaz bir ipekli çıkardı. İçinde beyaz hafif kırmızıya çalar benizli, doğan burunlu, düz ya­naklı, güzel yüzlü bir adam vardı. “Ya bunu biliyor musu­nuz?” dedi. “Hayır!” deyince “Bu İshak (a.s.) dır” dedi.”

Sonra bir kapı açıp beyaz bir ipekli çıkardı. Orada İshak (a.s.)’a benzeyen ancak alt dudağı üzerinde ben bulunan birisi var. “Bunu biliyor musunuz?” dedi. “Hayır!” deyince “İşte bu sizin Peyğamberiniz’in dedesi olan İsmail (a.s.) dır.” dedi.

Sonra bir kapı açarak yine beyaz bir ipekli çıkardı. Orada sanki Âdem’in resmine benzeyen yüzü sanki Güneş gibi olan biri vardı. “Bunu tanıyor musunuz?” dedi. “Hayır!” dedik. “Bu da Yûsuf (a.s.) dır.” dedi.

Bir kapı daha açtı ve beyaz bir ipekli çıkardı. Onda kırmı­zı benizli, ince incikli, küçücük gözlü iri karınlı, kılıcını ku sanmış biri vardı. “Bunu tanıyor musunuz?” dedi. “Hayır!” dedik. “Bu Dâvûd (a.s.) dır.” dedi.

Sonra bir kapı açıp beyaz bir ipekli çıkardı. Orada kalça­ları iri, uzun dizli, ata binmiş birinin resmi vardı. “Bunu bi­liyor musunuz?” dedi. “Hayır!” deyince, “Bu Süleyman (a.s.) idi.” dedi.

Sonra bir kapı açıp siyah bir ipekli çıkardı. Orada beyaz resimler vardı. Bir de genç simsiyah sakallı, gür saçlı, güzel gözlü, tatlı yüzlü birisi vardı. “Bunu tanıdınız mı?” dedi. “Hayır!” dedik. “Bu Meryem oğlu îsâ (a.s.) dır.” dedi.

Biz Hiraklius’a “Bu resimler size nereden geldi? Zira biz anladık ki. bu resimler peygamber lerin bizzat kendileri ne ba­kılarak yapılmış resimleri dir. Çünkü Peygamber imiz (s.a.v)’in resminin aynen kendisi olduğunu da gördük.” dedik. O dedi ki: “Âdem (a.s.) kendi çocuklarından gelecek olan peygamber­leri kendisine göstermesi için Allah’a yalvardı. Allah (c.c.) de onların resimleri ni Adem’e indirdi. Bunlar Âdem (a.s.)’m Gü­neş’in battığı yerdeki hazinesin de idi. Zül Karneyn onları (Mağrîbiş Şems) oradan çıkardı ve Danyâl (a.s.)’a verdi. Dan-yâl da onları bu ipeklere çekti. İşte Danyâl’m çektiğinin ek­serisi bunlardır.” dedi.

Sonra Hiraklius bize: «Vallahi, nefsim kendimin kendi mülkümden çıkmasına razı. Gerçi ben ölünceye kadar krallı­ğımı bırakacak bir kul değilim, ama bu böyle.» dedi.[3]

Sonra da bize en güzel hediyeler vererek bizi gönderdi.

Ebû Bekir (r.a.)’m yanına geldiğimizde, gördüklerimizi anlattıkarmı ve verdiği hediyeler i ona anlattık. Ebû Bekir (r.a.) ağlayıp: “Şaşkın! Allah onda hayır murad etseydi, o arzu ettiğin-i yapardı.” dedi. Sonra da “Rasûlüllah (s.a.v) bize, Hıris­tiyan ve Yahudi lerin Muhammed (s.a.v) ‘in vasfını kendi yanla­rında bulduklarını, haber vermişti.” dedi.[4]

Bu kıssayı Ebû Abdillah b. Mende de, İsmail b. Ya’kûb’ dan nakleder.[5]

Yine aynı kıssayı, Ebû Abdillah el Hakim, Abdullah b. İshak el Horasanî’den naklen verir. Buradan sonra her ikisi de hadisi İbrahim b. el Heysem el Beledî’den, o da Abdül Aziz b. Müslim’den verir. Hakim’in isnadında anlattığım gibi zayıf­lık var. İbni Mende ise: “Bize Ubeydulla h, Şürahbîl’den nak­letti ki…” diyerek verir ki, bu «ğarib bir seneddir.»[6]

Bu hadiseyi Zübeyr b. Bekkâr[7] amcası Mus’ab b. Abdillah, babası, dedesi, dedesinin babası Mus’ab aracılığıyla Ubâde b.

es Samit (r.a.)’tan şöyle diyerek rivayet eder:

Ebû Bekir es Sıddîk beni Rasûlüllah’in Ashab’mdan seçil­me bir grup ile beraber İslam’a davet etmek üzere Rum kırah Hiraklius’a yolladı. Binekleri mizin sırtında yol  alarak Dımışk şehrine kadar geldik…

Ravi hadisi yukardaki ne yakın bir mana ile anlatıyor. Ali b. Harb et Tâî de:  Bize Delhem b. Yezîd, Kasım b. Sü-veyd. Muhammed b. Ebî Bekr el Ensârî, Eyyûb b. Mûsâ isna-dıyla «Ubade b. Samit (r.a.) bize anlatırdı ki…» diyerek habe­rin aynısını olanca uzunluğuyla baştan sona nakleder.

Bize el İmam Ebul Ferec Abdürrahman b. Ebî Amr ve bir grup alim, Abdül Vehhab b. Ali es S öf î’den naklen Hukeym el Habrî kızı Fatıma’dan nakleder ki: Bize Ali b. Hasen b. el Fadl el Kâtib, dört yüz on üçüncü yılında Ahmed b. Muham­med b. Halid el Katib’in, Ali b. Abdillah b. el Abbas b. el Muğî-re el Cevheri, Ebul Hasen Ahmed b. Saîd ed Dımışkî, Zübeyr b. Bekkâr, amcası Mus’ab b. Abdillah, dedesi Abdullah b. Mus’ab, babası, dedesi isnadıyla Ubâde b. Essâmit (r.a.)’m şöyle dediğini haber verdi:

«Ebü Bekir  (r.a.)  İslam’a da’vet için beni Peygamber’in Ashab’mdan bir grup ile Rum kralına yolladı. Binekleri mi­zin sırtında yol alarak Dımışk şehrine kadar geldik. O zaman Şam mıntıkasını Hirakl adına Cebele b. Heysem diye bir (ma­halli kral)  yönetiyordu. Yanına girmeye  izin  istedik. Bize izin verdi. Bize bakınca durduğumuz yeri beğenmeyip emir verdi ve bizi başka bir yere oturttula r. Cebele beraberin de papazlar olduğu halde tahtında oturuyord u. Bize bir elçi gön­dererek  ne  istediğimizi  sorup  Öğrenerek  ona  bildirmes ini istedi. Biz de: “Vallahi biz asla bir elçiyle konuşmayız.” dedik. Elçi de gidip durumu ona bildirdi. Cebele oturduğu tahttan inip öte yanında bulunan bir koltuğa geçti ve bizim huzuruna girmemize izin verdi, yanma girdik ve ona yaklaşıp Allah’a ve İslam dinine da’vet ettik. Ama o bu hayırlı da’vete katılamadı. Baktık ki, üzerinde kapkara bir elbise var, biz ona “Bu râhib elbisesi de ne?” dedik. O cevaben, “Ben onu nezir için giydim. Sizi ülkemden çıkarmadan bunu sırtımdan çıkarmayacağıma nezrettim .” dedi. Biz de “Yavaş ol acele etme! Yani sen şimdi

bizi şu meclisind en mi kovuyorsu n? Fevallahi . biz burayı da alacağız, imparator un ülkesini de alacağız. Bunu bize Pey­gamberimiz (s.a.v) haber verdi.” dedik. O da “Öyleyse siz es Semra (gece uyumayanl ar) topluluğusunuz” dedi. Biz, “Es Semra da ne?” deyince, “Siz, onlar olamazsınız.” dedi. Biz, “Onlar kim?” diye üsteledik. “Geceyi ibadetle geçirip gündüz de oruçlu olanlar.” dedi. Biz de, “Vallahi biz gündüz oruçlu ge­ce ibadetli oluruz” deyince, “Peki ya namazı nasıl kılarsınız?” diye sorunca, onu da anlattık.

O bize başka şeyler de sordu, biz de cevap verdik. Allah bilir ya, herifin yüzünü bir siyahlık kaplayıp sanki kara çul gibi geçti. Bizi azarlayıp, “Haydi kalkın!” dedi. Biz de dışarı çıktık.

Cebele bizimle birlikte Rum imparator una kılavuz gönder­di. Yola koyulduk. Kostantin iyye şehrine yaklaşınca berabe-rimizdeki elçi bize: “Şu develerin izin imparator un şehrine girmesi yasaktır. Siz burada eğleşin de size katır ve beygir getirelim .” dedi. “Vallahi oraya ancak hayvanlarımızın üzerin­de gireceğiz.” dedik. Elçi de krala bu konuda bilgi gönderdi. O da “Onları serbest bırakın” diye haber yollamış. Kılıçlarımı­zı kuşanıp, develerim ize bindik. Konstantıniyye halkı bizi karşılamaya çıkmıştı. Hepsi hayret içindeydi.

Yaklaştığımızda, Kralı beraberin de Patrikler i olduğu halde kendine ait bir odada bekler bulduk. Odanın dibine va­rınca develeri çöktürüp indik ve; “La ilahe illallahü vallahu ekber.” dedik.

Allah bilir ya, oda sarsılıp rüzgarın salladığı hurma salkı­mına döndü. Baktık bir elçi bize doğru koşup; “Benim kapım­da kendi dininizi alenen ilan hakkınız yoktur.” emrini tebliğ etti. Biz yukarı çıktık. Ne görelim kral saçma kır yeni düş müş bir genç.

Huzuruna selam vermeden girdik. Gülümsedi ve: “Sizi kendi selamınızla beni selamlama ktan alıkoyan sebep ne?” diye sordu. ‘”Onu size söylememiz helal olmaz.” dedik. “O nasıl

bir selam.” dedi. “Esselamü aleykümdür.” dedik. “Peki kralı­nızı ne ile selamlarsınız?” dedi. “Bu selamla” dedik. “Peki ya Peygamber iniz’! ne ile selamlarsınız?” dedi. “Yine bu selam ile” dedik. “Peki Peygamber iniz sizi ne ile selamlar ?” deyince biz, “o da aynı söz ile” diye cevap verdik. “Ya Peygamber iniz sizden herhangi bir şeyi miras alıyor mu ?” dedi. Biz “hayır al­maz. Bir kişi ölüp de bir yakını veya mirasçısı olursa bu yakı­nı alır. Ama Peygamber imiz bizden hiç bir miras almaz.” de­dik. “Peki krallarınız da mı böyle?” dedi. “Evet” dedik. “Peki sizce en büyük duanız nedir?” deyince, “La ilahe illallaht ir” dedik.

Biz böyle der demez, o bir sarsıldı, gözlerini açıp bize baktı ve: “Bu sözleri söylediniz ve oda sarsıldı değil mi?” dedi. “Evet” dedik. “Aynen kendi ülkenizde de bunu söylediğinizde evleriniz in çatısı sallanır mı?” dedi. “Hayır! Daha önce bu ke­limenin böyle etkisini hiç görmedik. Bu ancak senin ibret al­man için olsa gerek.” dedik.

İmparator yanındaki oturan arkadaşlarına dönerek, “Doğruluk ne güzeldir!” deyip ardından bize doğru yöneldi ve “Vallahi, mülkümün yarısını elimden çıkıp gitmesini sizin bu kelimeyi söylediğiniz zaman evim sarsilmam asına tercih ederdim.” dedi. “Bu neden?” dedik. “Öyle olsaydı, bunun du­rumu kolay anlaşılır ve bu zatın işleri peygamber likten değil de insanların hilelerin den olmaya daha uygun olurdu.” dedi. Sonra bize:

-Şehirleri fethettiğinizde ne söylersiniz? dedi. Biz: -«La ilahe illallahü vallahü ekber deriz,» dedik. “Demek siz «La ilahe illallah» deyip onun ortağı yok diyorsunu z?” de­di. “Evet” dedik. Siz “Allahü Ekber, diyerek «ondan daha büyük yok, ondan uzun ve enli yok» diyorsunu z öyle mi, dedi. “Evet” dedik. Bize daha bir sürü şeyler sordu, biz de cevapla­dık. Bize bol yemek ve kalacak ev verilmesi ni emretti. Biz de yanından kalktık. Üç gün aradan sonra bir gece yarısı bizi ça­ğırttı  da,  yanma gittik.  Yalnız  başına  oturmuştu. Etrafta

kimse yoktu. Bize de oturmamızı söyledi. Önceki sözlerimizi tekrarlam amızı istedi, biz de tekrarladık. Büyük sandık gibi bir altın kaplamalı bir şeyi istedi. Onu açtı. İçinde kilitli ev­cikler vardı. Onlardan bir ev açıp siyah ipekli bir kumaş çı­kardı…»

Ravi hadisin burasını aynen bundan önceki hadisteki gibi anlatır. Orada şu bilgiler de vardı:

-Beyaz bir resim çıkardı, ne görelim Allah Rasûlü değil mi, sanki hala hayatta da biz ona bakıyoruz…, “Bunun kim ol­duğunu biliyor musunuz?” dedi. “Bu Peygamber imizin res­midir.” dedik. “Dininiz için Allah’a yemin edin! Bu o mu?” de­di. “Allah’a yemin olsun ki, bu kesinlikl e odur.” dedik. Sıçra­yarak kalktı, bir müddet dikili kaldı sonra oturup uzun süre başını Önüne eğdi. Sonra bize dönüp: “Bu son evdir, ama ben sizin halinize bakmak için acele ettim.” diyerek, başka bir ev açtı. Siyah ipekli bir kumaş çıkarıp onu açtı ki, içinde sim­siyah bir resim var! Saçları kıvır kıvır, gür sakallı, çukur gözlü, çekik dudaklı, dizleri düzensiz, dişli, öfkelenmiş gibi sert bakışlı birisiydi . Bize “bunun kim olduğunu biliyormu-sunuz?” dedi. “Hayır” dedik, “İşte bu Mûsâ (a.s.)’m resmiydi.” dedi.

Ravî diğer peygamber resimleri ni de anlatarak, sözü şuraya getirdi:

-Bize bu resimler hakkında bilgi ver!, dedik. O da: “Âdem (a.s.) Allah’a kendi çocuklarından gelecek peygamber leri gös­termesini istedi. Allah da onların resimleri ni indirdi. Bu re­simleri Zül Karneyn, Güneş’in battığı yerde bulunan Âdem (a.s.)’ın hazineler i arasından bulup, çıkardı. Danyal (a.s.) da bunları ipek üzerine resimledi . O zamandan beri bir kraldan diğerine miras kalarak bana ulaştı. İşte bunlar aynen onlar­dır” dedi.

Biz onu İslam’a davet edince: “Vallahi nefsimin krallık­tan çıkıp size uymasını ve sizden yaradılışı en kötü, malikliği en sert adamın birine köle olmasını ne kadar isterdim. Ama

nefsim bu kadar cömert değil.” dedi. Bize mükafat verip evimize gönderdi. Biz de geriye döndük. [8]
[1] Beyhakî Delâil 1/384, 385.

[2] Buharî Tarîhül Kebîr 1/179. Buhari rivayetin de Zehebî’nin “çok zayıf bir ra-vî” dediği Abdullah b. Şebîb yok ise de, o da Muhammed diye meçhul bir isim ile başlar ve sonunda da “Bu peygamber dışında bütün Peygamber ler’ den sonra kesinlikl e bir peygamber bulunmuştur.” ilavesini yapar.

[3] Bu terceme Beyhakî’nin Delâilindekine göredir. Zehebî’nin metninde «Vallahi nefsimin kıralhğı terketmes ini ne kadar isterdim. Halbuki ben Ölesiye mülkünü terk edebilece k birisi  değilim.»  şeklindedir. Dr. Tedmûrî’nin okumasında mı, yoksa orjinal el yazmasında mı hata var bilemiyor um.

[4] Beyhakî Delâü 1/385, 390.

[5] İbni Mende’nin bizdeki eserinde bunu göremedimse de diğer bir eserinde ol­duğu kesin.

[6] Hakim’in bu rivayetin i İbni Kesîr de Tefsirİn’de (3/564-567) nakleder.

[7] Zübeyr b. Bekkâr; Zübeyr b. Avvam (r.a.)’m oğlu Ab*dulİah b. Zübeyr’in neslin-dendir. 172’de Mekke’de doğmuş, Süfyan b. Uyeyne, Ebû Damra, Nadr b. Şü-meyl, Ali b. Muhammed el Medâinî ve İbni Ebî Füdeyk gibi nice zevattan İlim alıp Mekke kadılığına yükseldi.

Kendisind en İbni Mâce, Ebû Hatem er Razî, İbni Ebîd Dünya gibi pekçok alim rivayette bulundu. «Neseb-i Kureyş» adlı eserine Zehebî “Büyük ve ne­fis bîr kitaptır.” der. Zehebî Siyer-i AMamün Nübelâ 12/31Z

[8] Konuyla ilgili olarak Beyhakî Delâil’inde 1/390 şu haberi Mııtarrıf’tan nakle­der:

-Tüster şehrinin fethinde Ebıı Mûsâ el Eş’arî (r.a.) ile birlikte idim. Sûs şeh­rinden Danyal (a.s.)’ın kabrine rast geİdik. Yağmur duası yapacakla rında çıkıp onun hürmetine yağmur isterlerd i…

Mutarrıf orada buldukları şevleri anlararak, arasında İçinde kitab olan bir sandık bulunduğunu, orada bir de Niiaymâ adlı işçinin olduğunu bu sandıkta­ki kitabın ona hediye edildiğini, sonra onun İslam’a girdiğini bahisle ardından da bu kitabı okuduklarını ve içinde:

«İslam’dan başka kim din ararsa, elbette bu aradığı kabul edilmeyec ek ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan biri olacak.» (Ali İmran 85) ayetini gördükle­rini o gün onlardan kırk iki papazın müslüman olduğunu anlatır.

Bu hadise Muaviye’nin hilafeti sırasında olmuş, o da bunlara hediyeler ihsan etmişti.

Ravî Hemmam ise şöyle der: Farkad bu konuda şöyle iddia ediyor: Bana Ebû Temime haber verdîki, Ömer (r.a.), Ebû Mûsâ el Eş’arî’ye “‘Danyal (a.s.)’ı Sidir kökü ve Reyhan suyu iie yıkayıp, namazını kıldırmasını, zira o. kendis­ine sadece müslümanİann veli olmasını Allah’tan niyaz eden bir peygamber olduğunu” söylemiştir.

Yine Hemmam derki: Bestân b. Müslim’in nakline göre, Muaviye b. Kurra derki: Biz bu kitabın ne olduğunu konuşuyorduk. Şehr b. Havşeb uğradı. Biz de davet ettik. Bize “tam bu kitabın ne olduğunu bilenin üstüne düştünüz. Bu ki­tap Ka’b’ın yanındaydı. Eceli gelince “Emanet vermeye güvenilen biri var mı?” dedi. Ebû Velîd denen bir amca oğlum ‘Lben varım” dedi. Ka’b ela kitabı ona verdi ve “şu tarafa git ve denize varınca bunu at.” dedi. Ama amca oğ­lum onu atmamış. Ka’b bunu bilince bu sefer gidip atmış. Su yarılmış ve içi­ne almış. Geri gelince Ka’b onun doğruluğunu anlayıp: O tevrat İdi. Allah’ın indirdiği günkü gibiydi” demiş.

İmam Zehebi, Tarihü’l-İslam, Cantaş Yayınları: 2/271-282
 [1] Beyhakî Delâil 1/384, 385.
 [2] Buharî Tarîhül Kebîr 1/179. Buhari rivayetin de Zehebî’nin “çok zayıf bir ra-vî” dediği Abdullah b. Şebîb yok ise de, o da Muhammed diye meçhul bir isim ile başlar ve sonunda da “Bu peygamber dışında bütün Peygamber ler’ den sonra kesinlikl e bir peygamber bulunmuştur.” ilavesini yapar.
 [3] Bu terceme Beyhakî’nin Delâilindekine göredir. Zehebî’nin metninde «Vallahi nefsimin kıralhğı terketmes ini ne kadar isterdim. Halbuki ben Ölesiye mülkünü terk edebilece k birisi  değilim.»  şeklindedir. Dr. Tedmûrî’nin okumasında mı, yoksa orjinal el yazmasında mı hata var bilemiyor um.
 [4] Beyhakî Delâü 1/385, 390.
 [5] İbni Mende’nin bizdeki eserinde bunu göremedimse de diğer bir eserinde olduğu kesin.
 [6] Hakim’in bu rivayetin i İbni Kesîr de Tefsirİn’de (3/564-567) nakleder.
 [7] Zübeyr b. Bekkâr; Zübeyr b. Avvam (r.a.)’m oğlu Ab*dulİah b. Zübeyr’in neslin-dendir. 172’de Mekke’de doğmuş, Süfyan b. Uyeyne, Ebû Damra, Nadr b. Şü-meyl, Ali b. Muhammed el Medâinî ve İbni Ebî Füdeyk gibi nice zevattan İlim alıp Mekke kadılığına yükseldi.
Kendisind en İbni Mâce, Ebû Hatem er Razî, İbni Ebîd Dünya gibi pekçok alim rivayette bulundu. «Neseb-i Kureyş» adlı eserine Zehebî “Büyük ve nefis bîr kitaptır.” der. Zehebî Siyer-i AMamün Nübelâ 12/31Z
 [8] Konuyla ilgili olarak Beyhakî Delâil’inde 1/390 şu haberi Mııtarrıf’tan nakleder:
-Tüster şehrinin fethinde Ebıı Mûsâ el Eş’arî (r.a.) ile birlikte idim. Sûs şehrinden Danyal (a.s.)’ın kabrine rast geİdik. Yağmur duası yapacakla rında çıkıp onun hürmetine yağmur isterlerd i…
Mutarrıf orada buldukları şevleri anlararak, arasında İçinde kitab olan bir sandık bulunduğunu, orada bir de Niiaymâ adlı işçinin olduğunu bu sandıktaki kitabın ona hediye edildiğini, sonra onun İslam’a girdiğini bahisle ardından da bu kitabı okuduklarını ve içinde:
«İslam’dan başka kim din ararsa, elbette bu aradığı kabul edilmeyec ek ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan biri olacak.» (Ali İmran 85) ayetini gördüklerini o gün onlardan kırk iki papazın müslüman olduğunu anlatır.
Bu hadise Muaviye’nin hilafeti sırasında olmuş, o da bunlara hediyeler ihsan etmişti.
Ravî Hemmam ise şöyle der: Farkad bu konuda şöyle iddia ediyor: Bana Ebû Temime haber verdîki, Ömer (r.a.), Ebû Mûsâ el Eş’arî’ye “‘Danyal (a.s.)’ı Sidir kökü ve Reyhan suyu iie yıkayıp, namazını kıldırmasını, zira o. kendisine sadece müslümanİann veli olmasını Allah’tan niyaz eden bir peygamber olduğunu” söylemiştir.
Yine Hemmam derki: Bestân b. Müslim’in nakline göre, Muaviye b. Kurra derki: Biz bu kitabın ne olduğunu konuşuyorduk. Şehr b. Havşeb uğradı. Biz de davet ettik. Bize “tam bu kitabın ne olduğunu bilenin üstüne düştünüz. Bu kitap Ka’b’ın yanındaydı. Eceli gelince “Emanet vermeye güvenilen biri var mı?” dedi. Ebû Velîd denen bir amca oğlum ‘Lben varım” dedi. Ka’b ela kitabı ona verdi ve “şu tarafa git ve denize varınca bunu at.” dedi. Ama amca oğlum onu atmamış. Ka’b bunu bilince bu sefer gidip atmış. Su yarılmış ve içine almış. Geri gelince Ka’b onun doğruluğunu anlayıp: O tevrat İdi. Allah’ın indirdiği günkü gibiydi” demiş.
İmam Zehebi, Tarihü’l-İslam, Cantaş Yayınları: 2/271-282

2 Yanıt to “Efendimizin (s.a.v)doğmadan önce şam’da resimleri”

  1. shoogsPaini Says:

    gelir vergisi sorgulama

  2. meryem Says:

    bnce fotoğarfta koyun

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: